Kültür-Sanat Sinema

Röportaj: Anlatacak hikayeniz yoksa film çekemezsiniz

Yazar | Editör

Film çekerken de roman yazarken de kayıp bir zamanın peşindeyim ben. Saatlerin kadranında gösterilemez olan, yaşanmamış, unutulmaya bile yüz tutmuş bir zamanın! 

Albatrosun  Yolculuğu filminin yönetmeni  Cengis Asiltürk ile  okurken keyif alacağınız,  düşüneceğiniz ve aynı zamanda öğreneceğiniz bir söyleşi gerçekleştirdik.

Türk Sineması ile ilgili söyleşimize geçmeden önce; çok yönlü kişiliğinize değinmek isteriz. Hem bir kuramcı hem de sahada kendi filmini yapan bir yönetmen olarak, iyi film yapmanın formülünden bahsedebilir misiniz? Bu minvalde Albatrosun Yolculuğu filmini yaratırken nasıl bir yol izlediniz?

“İyi film” tanımının üzerinde kolayca uzlaşılabileceğini sanmıyorum. Bunun farkında olarak yanıtlamalıyım. Düşüncelerimin affedilir yanı olduğunu garanti altına almalıyım. Sinema diline insan dilinin mantığı ölçüsünde bakmaktan yanayım. Evet! Hep öyle yaparım. İnsan dili, yani Fransızca, Macarca, Türkçe, Çince gibi doğal diller topluma ait birer varlık. Bunu biliyoruz. Onları toplumlar üretmiştir. Türkçenin kurallarını Türkler, Macarcanın kurallarını Macarlar, Çincenin kurallarını Çinliler…

Sözse bireyseldir. Türkçe kullanan her birey/yazar kendi sözünü o dil içinde söyler. Özgün bir söyleyiş veya anlatı beçimleri geliştirir. Yoksa yığınlar içinde kaybolur. Sinema dilinin de işte böyle evrensel kuralları var tıpkı doğal diller gibi… Bu kurallar evrensel olsa da, iyi yönetmen bu dil içinde kendi üslubunu, tarzını, yöntemini, biçemini geliştirebilir. Bunlar, sinema diliyle söz söyleme, kendi hikâyesini anlatma üsluplarını bulur.

“İyi film” tanımı sorunludur, evet. Buna karşın konuya şu örneklerle bakalım: Ömer Kavur’un Gizli Yüz, Yavuz Turgul’un Eşkıya, Tomris Giritlioğlu’nun Salkım Hanımın Taneleri, İsmail Güneş’in Ateşin Düştüğü Yer, Tunç Başaran’ın Piano Piano Bacaksız filmleri iyi filmler. Şerif Gören’in Yol, Ali Özgentürk’ün Hazal, Nuri Bilge Ceylan’ın Mayıs Sıkıntısı filmleri iyi filmler. Yavuz Turgul’un Muhsin Bey, Orhan Oğuz’un Dönersen Islık Çal, Ömer Kavur’un Anayurt Oteli, Lütfü Ömer Akad’ın Vesikalı Yârim, Ahmet Uluçay’ın Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmleri, iyi birer film örneği oluşturur.

Dünya sinemasından sayısız örnek var. Theo(doros) Angelopoulos’nun Arıcı, Ulis’in Bakışı, Leyleğin Son Kalan Adımı adlı filmleri başta olmak üzere, bütün filmlerini sayabilirim. Bütün bir Fellini sineması sayılabilir. Alain Resnais’nin Hiroshima Mon Amor, Jean-Luc Godard’ın Weekend, Sergio Leone’nin Once Upon A Time in America, Stephan Spielberg’in Schinder’s List filmleri, bütün bir Akira Krosawa sineması, bütün bir Andrey Tarkovski sineması iyi film tanımı içinde yerini bulur. David Cronenberg var daha. Peter Greenaway sineması var. Bütün bu filmler bir tek formülle ortaya konulacak sanat yapıtları değil. Evrensel sinema dili bir tek olsa da, çok sayıda kendi üslubunu, kendi söz söyleme yolunu bulan yönetmen var.

Peki siz kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz ?

Bana gelince, ben bir hikâye anlatıcısıyım.

İlkokulda hikâye barındıran şiirler yazıyordum. Ortaokulda hikâyeye yöneldim. Lisede roman yazıyordum. Üniversiteye başladığım yıl film çekmeye başladım. Bu süreçte roman yazmayı sürdürdüm. Romancılığım yönetmenliğimi, yönetmenliğim romancılığımı destekledi. Böylece öğrenciliğim boyunca birçok kısa film çektim.

Daha sonra TRT adına otuz kadar kurmaca film çektim. Televizyon için çeksem bile, sinema diliyle çektim. Bu filmlerimin süreleri on beş dakika ile yüz dakika arasındadır.

Sinema diliyle ilgili: Yurtiçi ve yurtdışı çevrelerce önemsenen kitaplarım ve makalelerim var. Yıllardır sinema dili üzerine, sinemada biçimsel düzlem üzerine çalışıyorum… Böyle olsa bile hikâye düzlemine değer veriyorum. Albatrosun Yolculuğu adlı filmin hikâyesi, yani senaryosu birkaç romanın ve hikâyenin harmanlanmasıyla yazıldı. Eğer film çekeceksek; film ekibinden, oyunculardan, ekonomik koşullardan önce hikâyeme güven duymalıyız. Anlatacağım hikâye elbette her şey değildir, ama neredeyse her şeydir.

Albatrosun Yolculuğu filmine de senaryoya, dolayısıyla hikâyeye inanıp başladım. Anlatmaya değer bir hikâyeniz yoksa! Zaten film çekmezsiniz! Niçin çekeceksiniz? Kamerayı hoplatarak, sallayarak, özel efektlerle gözü aldatarak gösteri yapmak için mi?

Albatrosun Yolculuğu filmi sürecinde şöyle bir yol izledim: Başrol oyuncumuz Salih Bolat’ın önerisiyle onun bir hikâyesini okudum. Sinemada arayışım olan Büyülü Gerçekçilik akımına uygun bir hikâyeydi. Daha önce, Salih Bolat’ın başrolünde oynadığı, Büyülü Gerçek adlı orta metraj bir film çekmiştim. Albatrosun Yolculuğu filminin senaryosunu yazarken; başta Albert Camus, Anton Çehov, Dostoyevski, Cervantes, Joyce olmak üzere değişik yazarların değişik metinlerden yararlandım. Bu Türkiye’de bir ilktir… Daha sonra başka yönetmenler de gitti bu yoldan.

Albatrosun Yolculuğu filminiz için ‘Vizyon filmlerine alışkın seyirci için hazmetmesi zor bir lokma’ değerlendirmesi yapılıyor. Bununla ilgili ne demek istersiniz? Bu anlamda bir sanat eseri olarak bir filmi görmek ve anlamak bir insanda nasıl ortaya çıkabilir?

Her film anlaşılabilir. Niçin anlaşılmasın film? Her film izlensin diye yapılır. Bu nedenle, anlaşılsın ya da anlaşılmasın diye film çekilmez. Siz bir film yaparsınız, hepsi bu! Belki her film herkese göre değildir. Benim filmlerimin tümünün birincil hikâyesi klasiktir, anlaşılır, bilinen senaryo kalıplarına uyar. Bilinen sinema diliyle yapılmıştır, ama ikin, üçüncü katmanlar herkesin farkına varamayacağı sanatsallıklarla doludur. Albatrosun Yolculuğu filminde bir şairin serüvenini anlatılır. Şair aylak bir arkadaşına kefil olur. Adam bankadan aldığı krediyle ölmüş numarası yaparak Ankara’yı terk eder. Banka borcu şaire kalır, şair işsizdir, borcu karısı ödemek zorunda kalır. Bu nedenle şairin karısıyla arası açılır. Şair evini terke dip Şiiristan’a gider. Orda kendisine kazık atan adamla hesabını görürüz. Bu arada umutsuz aşklara düşer. Sokaklarda şiir satar. Hikâye bu.Bunu her izleyici Anlar. İzleyen herkes de anladı. Kimi insanlar da daha fazlasını anladı.

Benim filmlerim, romanlarım ve kendi hayatım şiirsellik taşımalı.

Albatrosun Yolculuğu filminde şiirsel sinemanın tüm özellikleri gözlenebilir. Filme metruk mekânlar, basık atmosfer, güvensiz sokaklar, aşkın peşinde savrulan adamlar ve kadınlar, gece duyduğumuz şimşek sesleri, katiller, serseriler, kaçaklar, fahişeler, üçkâğıtçılar, sokak müzisyenleri, yağmurlar, sarhoşlar ve şairler kanını verir; hepsi şiirsellik içinde yaşar. Benim filmlerim, romanlarım ve kendi hayatım şiirsellik taşımalı. Şiirsellikten kopuk bir sanat yapıtı olamazmış gibi gelir bana. Osman Hamdi Bey resimlerinden Salvador Dali resimlerine, Ömer Kavur filmlerinden Angelopoulos filmlerine ve Ahmet Hamdi Tanpınar romanlarından G.G. Marquez’in romanlarına kadar bütün büyük sanat yapıtlarının nüvesinde şiir soluklanmaktadır. Bazen bir sözcük ya da sinemada bir çekim gerçekten kendi başına şiirsellikle doludur. Albatrosun Yolculuğu filminde şair bisikletiyle, ağlayan bir çocuğun sesinin peşine düşer. Ormanın derinliğine ilerler. Evlerinin salonundaymış gibi ormanda koltuklarına kurulmuş kitap okuyan insanlara rastlar, şaşırmaz; bu, onun şiirsel dünyasında kabul edilebilir imgedir.

Aynı zamanda roman yazarısınız. Sırlanmış Zamanın Gölgesinde, Muleta-Kırmızılı Orfel, Ölüyaprak VuruşuEski Sevgili, Suret romanlarınız var. Bir edebiyatçı ve aynı zamanda bir sinemacı olarak sinema-edebiyat ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir olayı iyi sözle anlatmayan kişi iyi bir kompozisyon yazamaz. İyi kompozisyon yazamayan biri içinde olaylar, çatışmalar, serüvenler, karakterler, özüyle bir hayat olan metni yazamaz. Böyle bir metni yazamayan, kuramayan, anlatamayan kişi de görüntüyle hiç anlatamaz.

Film çekerken de roman yazarken de kayıp bir zamanın peşindeyim ben. Saatlerin kadranında gösterilemez olan, yaşanmamış, unutulmaya bile yüz tutmuş bir zamanın! Doğduğum aileyle ilgili bu… Kendimle ilgili… Yenilgilerimle ilgili… Yanlışlarımla ilgili… Sevgi ile ilgili… Sinema/roman yaşantılar evreni kurmaktır. Onu yeniden kurmaktır! İnsanlık masumiyetini yüz yıldır kaybetti. Belki böyle bir masumiyet hiç olamadı. Bilmiyorum… Düşünmek lazım… Film veya romanın (anlatının) kurmaca evrenine ait gerçeklik (hakikat), niteliği neredeyse her zaman müphem olan, sözüm ona o gerçeğin kendisinden daha masum! Ben yitirilmiş bir zamanın içindeki o masumluğu, filmlerim ve romanların aracılığıyla yeniden kurmaya çabalıyorum. Roman yazmaya ya da film çekmeye ille mesleki tanım koymak gerekirse, anlatıcıyım galiba. Hikâye çok önemli! Anlatacak, duygu yaratacak bir hikâyeniz yoksa zaten film çekmezsiniz. Tabi hikâyenin nasıl anlatıldığı, yani filmin biçimsel düzleminin nasıl kurulduğu önemli? Biçimi nasıl kuracağım? Son yıllarda sinema izleyicilerinin de biçime hak ettiği değeri vermeye başladığını görüyoruz. Kamera rejisiyle kurgusal sahneyi kıyaslayan bir izleyici oluştu. Film; dili olan, dolayısıyla kurulmuş yapıdır. Başlı başına bir serüvendir. “Filmin sonunda ne olacak?” Âşıklar ayrılsa ne olur, birleşse ne olur? Kaçak yakayı kurtarsa ne olur, yakalansa ne olur? İki sonuç da dünyanın sonu değil! O halde, filmde ne olacağı kadar, nasıl olacağı, yani serüvenin süreci de önemli.

Ben, “bir Şey söylemek” istediğim için film çekiyorum, roman yazıyorum. Hikâye anlatmak benim varlık nedenim… Derslerimde de, bilgiyi bir hikâye içinden geçirerek anlatırım. Albatrosun Yolculuğu, durumu ajite etmeyen, her anı titizlikle kurulmuş, son derece insani, ama biraz da iç acıtıcı bir film. Bu filmde mutsuz âşıkların, sahtekârlıkların, kanun kaçaklarının, yaşamın kıyısına tutunmuş kişilerin, yolculuk sevdalısı savruk insanların serüvenleri şiirsel bir sinema dili ve panoramik görüntülerle anlatılmaktadır. Her filmde resim önemlidir, ama bu filmde çok daha önemli. Görünürde (yüzeyde) anlatılan hikâyenin altında (derin-yapıda) toplumun şairlere zalim ve paranoyak bakışı sorgulanmakta. Yönetmen denen kişi Walter Benjamin’in de önemini vurguladığı çağdaş hikâye anlatıcısı değil mi? Say ki, Nikolay Leskov kalemi bırakmış film çekiyor… Neyse işte!

Bir film bir dünya kurar sözünden yola çıkalım. Sinema kuramları ile ilgili kitaplarınız var. Sinemada Diyalektik Kurgu, Sinemada Şiirsel Anlatım, Sinemada Yaratıcı Yönetmen adlı kitapların yazarı bir akademisyen olarak, bir filmin dünyasını anlamak ile ilgili nasıl bir tavsiyede bulunursunuz? Çok film izleyip, sinemanın kendine özgü dilini çözerek mi yoksa bir film ile ilgili gerek edebi, gerekse felsefi altyapıyı çözümleyerek mi anlarız?

Hayli yaygınlaşan “bir filmle yönetmen aslında bir dünya kurar” sözü bana ait. Filmi yaşamak dersem daha doğru yaklaşmış olurum sinemaya. Doğru kurulmuş film, asla sadece filmden ibaret değildir. Böyle bir film hayatın bütün kurallarıyla örülüdür. Bu nedenle içinde hayatın kurallarını gösterebilir. Film bir dilin kurulması sonucu film olur, ancak filmin izlenmesi sürecinde bu dil görünmez, fark edilmez.

Tabi film okumaları, film çözümlemesi yapılıyor. Çünkü neredeyse her film çok katmanlıdır. Sanat eseri oluşturmak için yapılmış filmler elbette çok katmanlıdır. Albatrosun Yolculuğu da öyle bir filmdir. Benim iyi film dediğim filmlerde, en üstteki temel hikâye iyi anlatılır, izleyici tarafından anlaşılabilir. Diğer katmanlar için, izleyicinin de bir kültürel hazırlık yapmış olması gerekir. Bu kültürel hazırlık yılların ürünüdür.

Türk Sinemasının genel serüvenini bir cümle ile tanımlayacak olsanız nasıl tanımlardınız? Tamamen ekonomik buhranların gölgesinde bir kimlik yitimine mi uğramıştır? Yeşilçam Sinemasını bu çerçevede nasıl yorumlayabiliriz?

Türk sineması, öncelikle iyi kurulamamış senaryoların elinde tökezlemiş görünüyor.

Kültür düzeyi yüksek yönetmenler kalıcı filmler yaptılar. Teknik ve ekonomik şartlar iyi olsa, elbette daha iyi noktalarda olurdu Türk sineması!

Bu çerçevede Robert Bresson’un “İmkânlarım arttıkça yaratıcılığım azalıyor” sözünü analım. Sinemada teknik ve ekonomik imkânlar ile yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki vardır? Türk sineması imkân yokluğunu Bresson’un düşüncesindeki gibi bir yaratıcılığa dönüştürebilmiş midir?

Tamamen katılmayacağım bir görüş bu… Bresson’un yaklaşımı son derece kişisel. İstediğiniz teknik olanaklara sahip değilseniz eldeki teknik olanaklarla sınırlı bir dekupaj hazırlarsınız. Türk sinemasının gelişememe nedenleri çok! Nerdeyse dünya sinemasıyla yaşıt bir sinemadan söz ediyoruz bir yandan. İyi senaryo filme alınmışsa, seyirci çoklukla reji yapmak için gerekli teknik yetersizlikten, kamera altlılarının yokluğundan şikâyet etmemiştir. Hatta ışık yapmanın yerine nesne aydınlatması bile senaryodan sonra gelmiştir Yeşilçam film eleştirisinde. Piano Piano Bacaksız filmi var! Senaryo çok iyi! Vesikalı Yârim filmi var. Senaryo iyi! Tüm teknik yetersizliklere karşın bu filmler iyi filmler…

Durup bir düşünmeliyiz. Türk sinemasını başlatan, geliştiren, bu günlere getiren özel kişilere, o zor koşullarda çalışanlara teşekkür etmeliyiz. Bunlara karşın Fransız Yeni Dalga Sineması, İtalyan Yeni Gerçekçi Sineması, Rus Biçimci Sineması ayarında hareketlenme yaşanmamışsa bu topraklarda durup düşünmek gerekir. Sinema dili, senaryo kurgusu, reji de önemli. Kendini geliştirmiş insanların elinde Türk sineması çok daha erken evresinde bir kimlik kazanabilirdi.

Türk Sinemasında Susuz Yaz sinemamızın dünyaya tanıtımında öncü bir rol oynamıştır. O günden bugüne sinemamızın sanatsal içerik olarak yeterliliğini nasıl görüyorsunuz?

Türk sineması kalıcı ve sanatsal filmler üretme konusunda yeterli mi? Sanmam! Ancak Ömer Kavur, Yılmaz Güney, Yavuz Turgul, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem en başta olmak üzere birçok yönetmenin katkısıyla Türk sinemasının ileri gittiğini gözlemlemek mümkün.

Edebiyatın sinemaya katkısı yadsınamaz. Bunlar her zaman etkileşim içinde olmuştur. Bu bağlamda Türk edebiyatının Türk sinemasına etkisini nasıl değerlendirirsiniz?

Sinema bize bir hikâye anlatmalıdır.

Sinema birçok evreden geçti. Bu serüveni henüz sürmekte! Görselliği ön plana çıktı. Efektler insanları büyüledi. Gerçek yaşantı içinde pek rastlanmayan aksiyon ve atraksiyon desteklendi. Akımlar çıktı. Paralel kurguyla Amerikan sineması hızla büyüdü. Rus Biçimciliğiyle biçimsel düzlem önemliydi. Fransız Yeni Dalga sineması öyküsel düzlemle biçimsel düzlemde öncülük etti. İtalyan Yeni Gerçekçiliği bambaşka kapılar araladı. Fantastik sinema, şiirsel sinema, rüya sineması… Bence sinema sonuçta hikâye anlatıcılığı sanatının şimdilik son halkası, teknolojik açıdan ise en gelişmiş biçimi. Romanların sinemada yer alması çok gereklidir, hatta zaruridir. Sinema bize bir hikâye anlatmalıdır. Bunu romanlar gibi yapmalıdır. Roman uyarlamaları çok pahalı yapımlar olduğu için istendiği ölçüde edebiyat uyarlaması yapılabildiği söylenemez. Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına romanı henüz yapılmadı. Benim büyük düşüm, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı romanıdır. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası adlı romanını iki yıl çalışarak senaryolaştırdım. Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı film olmalı. Türk sineması Türk edebiyatından yeterince yararlanmadı.

Bugün genel izleyici için kolay anlaşılır ve eğlenceli filmler daha çok ilgi görüyor. Televizyonda yayınlanan dizilerde de bu eğilimi görüyoruz. Ekonomik kaygılarla, tutan dizi ve filmlere benzer birçok proje piyasaya sürülüyor. Seyircinin talebinin niteliğinin artırılmasına yönelik bir faaliyet yok denecek kadar az. Bu çerçevede arz-talep dengesi nasıl sağlanabilir?

Türkiye’de en aptalca yalan, “izleyici bunu istiyor” yalanıdır. Birkaç saygın yapımcı dışındaki yapımcılar izleyici kadar bir beğeni düzeyine sahip değil. Bu izleyici Eşkıya filmini izlemedi mi? Salkım Hanım’ın Taneleri filmini izlemedi mi? Ağır Roman izlenmedi mi? Televizyonda Esir Şehrin İnsanları izlenmedi mi?

Sizce Türkiye’de devlet politikaları sinemayı nasıl etkilemiştir? Kültür Bakanlığı’nın zaman zaman sunduğu teşviklerin sinemamız üzerinde nasıl etkileri olmuştur?

Devletimizin Kültür Bakanlığı aracılığıyla yaptığı bu katkılar faydalı. Sinemayı teşvik etmek amaçlı verilen bu paraların doğru kişilere ulaşıp ulaşmadığı konusunda ciddi kuşkularım var. Bunun araştırılması, verilen paraların verilme nedenleri, nerelere harcandığı izlenmeli. Kültür Bakanlığı katkıları doğru kişilere yönlendirildiğinde daha önemli filmler çıkacağına kaniyim.

Türk Sineması sizce kendi tarihine göre bir gelişim mi göstermiş midir? Yoksa gerileme içerisinde midir? Ve bugün dünya sinemaları ile kıyaslandığında ne konumdadır?

Türk sineması, tesadüf hissi uyandıran birkaç nitelikli yapımla yetinme geleneğini sürdürüyor. İzleyicinin zihnine belli bir film türünü sevmesi gerektiği gazetelerle, televizyonlarla kodlanır, sonra öyle filmler yapılır, ardından “izleyici bunu istiyor” denilir. Kırk yıldır böyledir. Kepaze bir komedi furyası sürüyor. Sinema insanı başka bir dünyaya götürmeli, düşler dünyasına. Bir şey öğretmeli. İnsanı şu hayatın dışına kaçırmalı. Sinema film izlemiş insana bir etki etmeli! Güldürmek de ağlatmak da pornografidir. Ya! Pornografinin ne olduğunu sanıyoruz? Sözlüğe bir bakalım mı?

Eskiden sinema ile daha çok tiyatro kıyaslanırdı. Bu kıyaslama günümüzde sanki daha çok sinema ile televizyon dizileri arasında yapılmaya başlandı. Katılır mısınız?

Kulak dolgunluğu kültürle yaşayan yönetmen var; “ben bir filmi televizyon işçin çekersem, o televizyon filmi olur, filmi sinema için çekersem sinema filmi olur” diyecek kadar şuursuz! Portakal da meyve, şeftali de meyve, ama ikisi farklıdır. Evet, sinemanın şu hayatta karşımıza çıkan her alandan yararlandı, yararlanmayı sürdürecek. Doğru, ama sinema sadece kendisidir! Sinema kendisinden başka bir şey değildir. Televizyon düşük kültürlü kişilerin eğlencesidir.

Oyuncuların en büyük şikâyeti uzun süren çekimler. Bir haftaya neredeyse bir sinema filmi sığdırmaya çalıştıklarını söylüyorlar. Bu biraz çağın problemi gibi… Hızlı yaşayıp, hızlı tüketiyoruz her alanda! Yemeklerimiz fast-food atıştırmalık! Edebiyat dergilerinde bile yazıdan çok büyük puntolarla balon içerisine alınmış çarpıcı cümleler ön planda. 140 karakterle kendisini ifade etme mecburiyetinde olan bir dünya ile karşı karşıyayız. Sanat yaşamın hızı ile uyumlu mudur? Yoksa tabiri caizse çay gibi demini almadan tadı olmaz mı?

Başkasının ölçtüğü, biçtiği, biçimlendirdiği ölçüde yaşayanlara ancak “alık” denilebilir. Hayat hızlı olmak zorunda falan değil, ancak bir alık “hayatın artık çok hızlı” olduğunu söyleyebilir, bu tuhaf düşünceye ancak bir alık inanır. Başına ip geçirilmesine göz yuman kişinin başına bir ip geçirirler, sonra da istedikleri hızda sürüklerler. İnsan iradesi, istenci olan soylu bir gücüle, yani potansiyele sahiptir.

Türk yönetmenleri içerisinde Tarkovsky, Bergman gibi insana dair meseleleri olan yönetmenlerin olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer yoksa bunun sosyolojik nedenleri üzerine konuşabilir miyiz?

Toplumsal olmaktan çok entelektüel bir sorun bu! Ömer Kavur ve Zeki Demirkubuz insanın derinliğine dair filmler yaptı. Başka yönetmen var mı bu konuda anılabilecek? Sanırım hayır… Andrei Tarkovsky sinemasının bu ülkede bir karşılığı olduğunu hiç düşünmedim. Çünkü onun sineması izlenerek kavranabilir, öğrenilebilir, içselleştirilebilir bir sinema değil. Taklitle alınıp kullanılabilir bir yapı sunmaz. Çok başka bir ufuk, başka bir sezgi, başka bir alımlama gücülü gerektirir. Bergman sinemasına girmek istemem. Çünkü iyi bildiğim bir sinema değil.

Anlatıcılık serüveniniz başlamadan önce de çevrenizde yaşananlar dikkatinizi çekiyor muydu? Gözlemler yapıyor muydunuz?

Bu soruyu eksiksiz bir biçimde yanıtlayabilmem için kendimi topyekûn tanıyabilmem gerekir, bu mümkün mü? Ben dört yaşında okuma-yazma öğrendim. Günün birinde roman yazacağım, film çekeceğim çevremdeki herkes tarafından bekleniyordu. Sanırım ben de biliyordum öyle olacağını. Bunda kuşkusuz içine doğduğum ailenin büyük rolü var.

Hayata karşı hep duyarlı oldum. Duyarlığın kaynağı nedir? Bilmiyorum. Bunu belirleyen çok fazla etmen var. O etmenleri bilebilme konusunda kuşku içindeyim! İnsanın sperm hali! Anne karnındaki hali! Doğup bilinçlenmesi, büyümesi, konuşması, işitimi, duyguları, düş evreni! Konuşma, düşünme, tasarım, farkına varma, yazı, anlatı, buluşlar, sinema, roman, özellikle şiirsellik, hatta “fakat” ve “ya da” bağlaçlarının keşfi! Pirinç kadar bir kanatlının uçabilmesi, koku alabilmesi, işitimi, hayatta kalmak için verdiği anlık karar! Kelebeğin tüm ömrü! Bunları olağan karşılayabilir miyim? Hayır! Kendimi bunları kabullenmeye zorlamak, benim için halen sarsıcı! Bu dünya alışabileceğim bir yer değil… Halen bir yabancıyım burda. Tüm gördüklerimin, dokunduklarımın, anladıklarımın karşısında kuşku doluyum.

İlk kitabım lise ikinci sınıf öğrencisiyken basılmıştı. Öğretmenlerin verdiği cesaretle; on beş yaşında birisi için epey iyi sayılabilir, sokakta şair gibi yürüyebilmek için (daha sonraki yıllarda) başarılı bulmadığım şiirlerden oluşan bir kitabım yayınlanmıştı. Ova Yayınları hayır dememişti. Lisede! Yazdıklarını şiir zannetmek kolay o yaşlarda… Kendini şair diye tanıtmak da… Öyle bir yanılsama, öyle bir hata içindeydim.

On yedi yaşında ilk kısa filmimi çekerken, “tamam bu işte, başlıyor işte” diye düşündüğümü anımsıyorum. İnkılap Yayınları Roman Ödülü alarak basılan Sırlanmış Zamanın Gölgesinde romanım epey bir ilgi çekti. Muleta romanım yayınlandı. Ardından Ölüyaprak Vuruşu basıldı. Şimdi Suret romanı basılıyor. Bir yandan da Ölüyaprak VuruşuEski Sevgili filmi için yoğun bir çalışma süreci içindeyiz. 

Son olarak okuyucularımıza Türk Sinemasında başyapıt diyeceğiniz filmler ve usta yönetmenlerle ilgili tavsiyeleriniz olur mu?

Ömer Kavur, Zeki Demirkubuz, İsmail Güneş önemsediğim yönetmenler. Dolayısıyla onların filmleri… Yavuz Turgul ve filmleri önemli… Muhsin Bey önemli… Eşkıya önemli… Vizontele ve Ateşin Düştüğü Yer filmleri belleğime yer eden filmlerden. Nefes öyle. Mayıs Sıkıntısı var. Kalandar Soğuğu öyledir. Zeki Demirkubuz’dan Masumiyet, İtiraf ve C Blok önemli. Tomris Giritlioğlu’nun Salkım Hanım’ın Taneleri filmi çok özel…

Röportaj: Murat CANVER – Yusuf H. YILDIZ

Yazar Hakkında

Editör

Yorum Yap