Edebiyat Gündem

Sarıkamış

sarıkamış
Hafakanlar içerisinde uyanıyorum bu sabah. Gökyüzünde bir telaş… Perdeyi aralar aralamaz mütebessim çehresine aşina olduğum can dostum, bugün üzüntüden iki büklümdü sanki. Hakikaten sararıp solmuştu. Bir mahcubiyet, bir mahmurluk seziyorum halinde. Ve dokunuyorum usulca pencereme.Cam üzerinde bembeyaz bir ebruyu andıran buzlar hala yerli yerinde. Hani çocukken buzlu camları kazıyarak bazen ismimizi yazar, bazen de kalpler çizerdik. İçi boş kalpler… Belki de bir hakikati resmederdik o küçücük, masum ellerimizle. Neden bilmiyorum ama her sabah uyanınca, içimi ısıtacak bir şeylerin olmasını ümid ediyorum. Fakat bugün çok farklı bir gün nedense. Öyle hafif bir soğuk değil, titreten, buz gibi bir his var içimde. İnsanoğlu işte mevsimler gibi. Kimi zaman gül, kimi zaman eylül oluveriyor. Bazen dokunsan ağlayacak…
En çokta sessizliğe kulak vermeli insan. Savaşın çığlıkları dört bir yanımızı sarmışken, çocukların fısıldayışlarını duymalı.
 Yatağımdan doğruldum ve bir kağıt kadar hafif hissediyorum kendimi. Alelacele toparlandım, gitme saatim gelmişti. Tramvayı kaçırmak istemezdim bu zemheri kış günü. Her zamanki rutin işler. Yapmaktan kaçmak istesenizde, bir türlü kaçıp kurtulamadığınız şeyler. Hayat mı bizi peşinden sürüklüyor yoksa biz mi hayatı kovalıyoruz bir garip muamma. En çokta sessizliğe kulak vermeli insan. Savaşın çığlıkları dört bir yanımızı sarmışken, çocukların fısıldayışlarını duymalı. Bence insan, bazen şiire, bazen şarkıya sığınmalı. Ama bam teline dokunacak türden olmalı. Mesela, geçmişe götürmeli mevsimler. En çokta sessizliğe kulak vermeli insan. Savaşın çığlıkları dört bir yanımızı sarmışken, çocukların fısıldayışlarını duymalı. Duymamız gereken o kadar çok şey var ki. İnsanoğlu bütün duyu organlarını yitirmiş belli ki. Kendi kendime mırıldanıyorum çaresiz. Ağır adımlarla yürüyorum kaldırım taşlarından intikam alırcasına. Ve kulaklarımda, yalnızca ayaklarımın azizliğine uğramış karların sesi var. Kulaklarımı ebediyen kapatmak istiyorum bugünün ahu zarına. Sadece ama sadece geçmişi dinleyesim var. Bu günlerde tek tesellim bu olsa gerek. Ellerim cebimde, başım, düşünen adam heykeli gibi bir noktaya kilitlenmiş, bakışlarım donuklaşmış ve nihayet geçip gitmek istiyor gönlüm, soğuk zannettiğim bu sokakların içinden yıllar öncesine. Mazinin derinliklerine… Dalıp dalıp gidiyorum bu haleti ruhiye içinde. İçimde bir sancı, tarife ne gerek var. İki şey düşünüyorum yalnızca. Bundan tam bir asır önce, vatanları uğruna sıcacık yuvalarını terkedip, yine aynı kutsi dava için karlı dağların eteklerinde ruhlarını feda eden o güzide şehitleri, öte yandan bu kadarcık bir soğukta bile, elleri cebinde, tramvay henüz gelmeden bir nebze olsun ısınmak için sağa sola yürüyen kendimi. Ne büyük bir uçurum değil mi?

Telefonu alıyorum elime gayri ihtiyari. Ve bugünün o kutlu gün olduğunu öğreniyorum tevafuk eseri. İçime doğmuştu sanırım. Onlarla benim aramdaki uçurumu düşündükçe yanaklarım kızarıyordu adeta. Onları ne zaman hatırlasam içimde hasıl olan bu soğuk ürpertinin yerini sıcacık bir seher yeline bıraktığını görüyor ve gördükçe melalimi hafifletiyorum. Artık ağlamak için gözyaşlarına ihtiyacım yok. Penceremdeki buzlar çözülüyor yavaş yavaş. Bir güneş doğuyor beyaz kardelenler üzerine. Onlar en soğuk ve hatta en ayazlı günleri yaşamış, biz yaşamayalım diye. Bir yadigar olarak gül mevsimini bırakmışlar geriye. Ne mutlu kadir kıymet bilene…

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Kendime ait bir blogger sitesinde yazılar paylaşıyorum. Şu ana kadar bir gazete ve bir dergide şiirlerim yayımlandı. Aynı zamanda Tasavvuf müziği, ney ve kaligrafi ile uğraşıyorum.

Yorum Yap