Edebiyat

Sen O Fotoğraftaki Gülen Çocuksun

Çocukluğumu yeniden yaşayabilmek için ne yapsam nafile şimdi, gelmiyor geri. Geçen kış anneme ördürdüğüm bir kazağım var her soğuk günümde giydiğim, içimi ısıtan… Bedenimi sarsın diye ördüğü kazakla ruhumu ısıtacağımdan habersiz, artık yorulan gözleriyle, günlerce verilen emeklerle ördü canım annem…

Çocuktum. Canımın paresi İstanbul’umun Fatih semtinde, zamanında adında öyle çokta söz ettirmeyen Balat yakınlarında bir mahallede doğdum. Kapıların ardına kadar açık kaldığı, kimsenin bir diğerinin malına göz dikmediği; henüz dünyanın büyümediği, bizim küçülmediğimiz zamanlardı. Sabahları tenim ürpererek uyanırdım, annemin sonu gelmez sabah temizliklerine eşlik eden evi havalandırma faslı yalayıp geçerdi yorganın dışında kalan kollarımı. Annemin sesi dolardı odaya: ‘’çocuklar, kahvaltı hazır kalkın hadi, hadi kızım bakkaldan ekmek al gel!’’ Ben yataktan çıkmamak için debelenirken yorganı çekerdi üstümden, ablam gıdıklaya gıdıklaya kaldırırdı. Ekmekten artan para üstünün en büyük zenginliğim olduğu; kağıt paranın üstü bozuk paralarla ödendiğinde ‘’amca, bana çok para verdin sen’’ diye bakkal amcayı uyardığım, gönül tokluğuyla yaşadığımız temiz zamanlardı.

Lacivert ve beyaz kareli sofra bezini yere sermek, yer soframızı yuvarlaya yuvarlaya oturma odasına götürmek, ekmeği içeri taşımak benim görevimdi. Şükürler olsun Rabbim’e, ‘’aman sen yorulma yavrum daha çocuksun’’ diye her işten beni sakınan bir ailem olmadı da sorumluluk sahibi bir kadın olmam gerektiğini benliğime ilmek ilmek işledim. Pırıl pırıl, ince belli çay bardağına dökülen sıcacık çayın o fokur fokur sesi yeni bir günün başladığının en güzel habercilerindendi. Menemene ekmek banarak yediğimiz, sofraya dökülen kırıntıları elimizle sünnetlediğimiz, tabakta kalan domates suyunun en kıymetlimiz olduğu; mutluluğun yaşamak kadar basit olduğu günlerdi. Bir gün olsun dahi nasıl mutlu olunur diye düşünmez, buna kafa yormazdık. Çünkü mutluluklarla dolu bir hayatımız vardı, hiç bir şeye hasret kalmadığımız…

Babaannem –tıpkı benim şuan olduğum gibi- mutfakla alakalı ıvır zıvıra aşık bir kadındı. Birden kapıda belirir, hadi kalkın Eminönü’ne gidelim ben bir şeyler alacağım deyiverirdi.  Benim çocuk bedenim o kadar yolda illa mızmızlanır ayak bağı olur diye beni götürmemek için türlü bahaneler uydururlardı, doktora giderlerdi mesela iğne olmaya… Bazen kabullenir otururdum ablamla, bazen ısrar kıyamet bende giderdim. Küçücük ayaklarımı ağrıtan yollar düşmanım oluvermişti, hiç sevmeyecektim Eminönü’nü…

eminönü

Okula başladım. Fethiye Müzesi’nin karşısında, tek katlı bir ilköğretim okuluydu. Kocaman camları, işlemeli ahşap kapıları, çini desenli mermer zeminiyle  tarihi eser niteliği taşıyan bir yapıydı. Harika bir öğretmenim vardı. Aradan geçen tüm zamana rağmen hala ikinci annem dediğim, kusursuz bir kadındı. Okulu, şiiri, edebiyatı, kitapları sayesinde sevdiğim, ilk şiirimi kalbinin güzelliğine atfettiğim, öğreten ve hakkıyla eğiten muazzam bir öğretmendi. Bir sırada üç kişi otururduk, resim ve şiir panosuna kendi eserimiz asılsın diye inanılmaz emek verirdik. Eğer panoya şiirimiz asılmışsa, en beğenilen resim bizimkisi olmuşsa havamızdan geçilmezdi.

Zaman geçti. Karınca kararınca geçiniyor, gülüyor, eğleniyorduk, bu büyümek neden? Bu büyüdüm zannetmek neden?  Büyüklenmek neden? Çocukluğumun o masumluğunu, o güzelliğini yavaş yavaş kaybettiğim, büyümenin önemli bir şey olduğunu zannettiğim, talep etmeye, öfkelenmeye, kızmaya ve kırmaya başladığım bir döneme girdim. Bugün tebessümle hatırladığım, o günler kıymetli olduklarını bile bilmediğim anılarımı beğenmemeye başladım. Annemin elinden tutup Eminönü’ne gitmeyi istemedim. Yer soframızı yuvarlamaktan keyif almayı bırakmak şöyle dursun, üzerinde ne ekmekler böldüğümüz o sofrayı beğenmedim, oymalı ayaklı yemek masaları istedim.  Limon sıkacağında portakal sıktım kendime kahvaltı için, dumanı üstünde kan kırmızı çaya burun kıvırdım. Annemin diktiği elbiseden kıymetli geldi gün oldu üzerinde maymun figürü olan giysiler. Kocaman okullardan çıkan kızların formalarının renklerine bakarken, hayatımın en güzel renklerinin yavaş yavaş solduğunu görmedim.

Çocuktum ve sonra birden büyüdüm demek isterdim; hiç ergen olmadım, aslımı hiç inkar etmedim…  Çocukluğumu yeniden yaşayabilmek için ne yapsam nafile şimdi, gelmiyor geri. Geçen kış anneme ördürdüğüm bir kazağım var her soğuk günümde giydiğim, içimi ısıtan… Bedenimi sarsın diye ördüğü kazakla ruhumu ısıtacağımdan habersiz, artık yorulan gözleriyle, günlerce verilen emeklerle ördü canım annem…  Çocukluğun sonlarında kaşındırıyor bunlar diyerek giymek istemediğim, sandıklara kaldırılan kazaklarımı düşünüp, adeta günah çıkartırcasına sıkı sıkıya sarılayarak giyiyorum… Eski, modern olmayan İstanbul’a açılan uzun yollarda yorgun düştüğümden sevmediğimi zannettiğim Eminönü’nde alıyorum her haftasonu soluğu… Sahili kokluyorum, küçük dükkanları dolaşıyorum, balık ekmek yiyorum turşu suyuyla… Yanımda kim olursa olsun, elimi kim tutarsa tutsun babaannem gelmiyor geri… Denizden esen rüzgara inat, yüreğim yangın yeri, getiremiyorum çocukluğumu geri… Ekmek o zamankinden tam 6 kat pahalı.. Para üstünü düşünmüyorsun çoğu zaman, parayı denkleştirmek oluyor aklında. Sabahları evimi temizleyen, havalandıran da yok, hazırlayıp önüme kahvaltı koyan da. Büyüdüm. Liseli kızların giydiği o güzel formalardan da giydim, okullarda okudum, başka şehirlerde yalnız da yaşadım, kendi paramı da kazandım. Bir evim oldu, evlendim. Şükürler olsun ki yüreğimden dolup taşan mutluluklarım oldu. Aşık oldum mesela, çocuk olmaktan sonraki en güzel şeydi hayatımdaki.

Yaşanan gün varya, bugün, şuan, sen tam bu satırı, bu kelimeyi okurken geçen an. Şükret. Aldığın nefese, harflerimin üzerinde dolaşan gözlerine, kalbinin içindeki o küçücük titreyişe. Sevdiğin ve hala hayatta olan herkesin varlığı için şükret. Kapat televizyonu, bırak telefonu. Özendiğin, iç geçirdiğin, çok çalışırsam buna sahip olabilirim dediğin hiçbir şey senin değil, olmayacak… Emanet duracak hepsi üstünde. Eğer hala varsa, sararmış fotoğraflarına bak. O fotoğraf çekilirken ne yaşadın, yanında kimler vardı, hangi mutlu günün sonunda çekildin lütfen düşün. Sen o fotoğraftaki çocuksun.

Yazar Hakkında

Esra Yüksel Koşu

1992 yılının Ağustos ayında İstanbul'da dünyaya geldim. İlköğretim ve lise eğitimimi bu şehrin bulutları altında tamamladım. Bu esnada okul dergilerinde ve birkaç kurumsal dergide şiirlerim yayımlandı. Eğitime ve insan ilişkisine verdiğim önemden ötürü öğretmen olmaya karar verdim. Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi'nde Kimya Eğitimi Anabilim Dalı'ndan yüksek lisans derecesi ile mezun oldum. Lisans eğitimim sırasında engelli erişilebilirliği konulu çalışmalar yürüttüm ve ODTÜ tarafından gerçekleştirilen bir yarışmada projemde derece kazandım. Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul'a döndüm, halen burada yaşıyorum. 2 yıldır bir devlet okulunda Kimya öğretmenliği yapıyor, aynı zamanda da yazmayı sürdürüyorum.

Yorum Yap