Kültür-Sanat Sinema

Sosyokültürel Bir Yapım: Babam Ve Oğlum

‘’Gördüm baba, görmem mi hiç, peki sen hiçbir çocuğun büyüyeceğini görememek ne demek bunu bildin mi? Hiç bilir misin bu duyguyu? Hayat devam edecek, birileri yeni kitaplar yazacak okuyamayacaksın, yeni filmler çekilecek izleyemeyeceksin, sevdiğin bir şarkıyı bir daha dinlemek isterken dinleyemeyeceksin… Bunlara kolay alışır insan; ama onu büyürken izleyememek, yanında olamamak, ilk kız arkadaşını göremeyecek olmak… Baba! yüreğim yangın yeri gibi biliyor musun? gözü arkada kalmak böyle bir şey galiba… kaç gündür onu itmek istiyorum bana sarılınca, beni sevmesin diye kaç gündür uğraşıyorum ama yapamıyorum… onun hayatında yutkunamadığı bir yumru olacağım için de kendimden nefret ediyorum! ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman da çıkıp gidebileceği bir ev…’’

Babam ve Oğlum filmiyle tanışmam ortaokul yıllarıma dayanıyor. Okulun son günlerinde ısrarla okula gelen üç beş öğrenciyi bir arada tutmak, göz kulak olmak amacıyla gösterim odasında bazı filmler oynatılırdı. Bu da onlardan biriydi. 13-14 yaşlarında bir çocukken seyrettiğinizde mahiyetini tam manasıyla anlayamıyor olsanız dahi yüreğinize dokunan bir yanının olduğunu inkar edemiyorsunuz. Sonrasında birkaç defa daha izlediğim, her izlediğimde dolu dolu gözlerle ekran başında dakikalarca kilitli kalmama neden olan bu film yüreğimde derin bir yere sahip oldu.

Film 80’ler İstanbul’unda darbe sabahı annesinin ölümüyle dünyaya gelen küçük Deniz’in doğumuyla başlıyor diyebiliriz. Geleneksel kafa yapısına sahip bir babanın, ailesini korumak kollamak amacıyla bir arada tutma ve siyasi olaylardan onları uzak tutma çabası; buna karşılık olarak kendi kararlarına sahip çıkma güdüsüyle baş kaldıran ve ailesininkinden farklı bir yola adım atın Sadık’ın hikayesi üzerinden şekillenen öykü izleyiciye pek çok farklı mesaj veriyor. Filmin can alıcı tüm replikleri, vermiş olduğu alt mesajları aslında herkesin kendisiyle alakalı bir pay edinebildiği, duygusal yönü şiddetli bir şekilde kurgulanmış.  Bu bağlamda şunu söyleyebiliriz ki, Irmak bu filmin senaryosunu hazırlarken kültürümüzün içinde barındırdığı pek çok ögeye yer vererek, filminin başrolüne aslında seyirciyi koyuyor.

Sadık– Baba buraya niye geldiğimi bilmiyorsunuz. Aslında bir nedeni de olmamalıydı. Çıkıp gelmeliydim ama olmadı… Ben… Adım Sadık… Abiminki Salim…
Hüseyin– Eee ne olmuş? Benimki de Hüseyin! Allah Allah!
Sadık– Neden bu isimleri koydun bize baba? Bu kadar mı korktun taa en başından beri bizden? bu kadar mı yön vermek istedin hayatımıza bize, ben kendi yolumu bulmak isteyince he!
Hüseyin– Senin yol dediğin… … Biz seni ziraat okuyasın diye gönderdik İstanbul’a anarşik olasın diye deel!

Filmde kültürümüzün izlerini gördüğümüz sahneler arasında irdelemek istediğim ilk bölüm burası. Irmak, filmde kullanılan pek çok ismi belirli bir düzen içerisine oturtmuş. Hüseyin Ağa, çocuklarının yakınında yöresinde olmasını ve onun istediklerine göre yaşamalarını isteyen bir figür. Evlatları için Sadık ve Salim isimlerini tercih etmesi çok isabetli değil mi? Aynı şekilde siyasi kavgaların içerisinde fazlaca bulunan ve dönem şartlarında taraf olmuş olduğunu anladığımız Sadık, oğlu için Deniz ismini tercih ediyor.

Deniz:  (Hüseyin Ağa’ya) Teşekkür ederim amca.
Hüseyin Ağa: Amca da neymiş? Dedenim ben senin!
Deniz: Bir kere kızdın ama dede dediğimde…
Hüseyin Ağa: (ağlayarak) Kızmam! Sen dede de bana, ben hiç kızmam…

Ülkemizin bazı yörelerinde uzun yıllardır kız kaçırma denilen bir durumun söz konusu olduğunu hepimiz biliriz. Eğer bir kız evinden kaçarsa ailesi ile arasına mesafe girer, ev halkı ile dargınlıklar yaşanır. Filmlerden ve kimi zaman çevremizdeki insanlardan bu konuda şu tarz söylemler duyarız. ‘’Torununu kucağına alınca barışır.’’ , ‘’Bir çocuğun olacağını öğrenirse seni affeder.’’ Bu konuya değinmemin sebebi, filmde Hüseyin Ağa’nın yüreğinin yumuşadığını gördüğümüz ilk sahne Deniz’in kendisine dede demesini istediği sahne. Kültürümüzle bu sahne arasında bir köprü kurduğumuzda Irmak’ın kaleminin yine kimi kesimlerdeki kültürlerden etkilendiğini görüyoruz.

Aile kavramının hepimiz için kıymeti büyük. Bazı ülkelerde belirli bir yaşa geldikten sonra kendi ayakları üzerinde durabilmesi  için, bazı kültürlerde ise evlada belirli yaştan sonra bakma yükümlülüğü olmaması gerektiği düşünüldüğü  için genç kuşağın yalnız yaşadığını biliriz. Durum bizim kültürümüz içersinde ele alındığında evlat için her şeyi yapan, yaşı kaç olursa olsun emeğini ve elini üzerinden eksik etmeyen ebeveyn figürüyle karşılaşırız. Bir çoğumuz ergenlik dönemlerinde –tıpkı Sadık gibi- aile ile girilen kuşak çatışmalarının ve fikir ayrılıklarının içinde buluruz kendimizi. Yaş ilerledikçe, toy hırslarla yaptığımız hatalardan ve ettiğimiz sözlerden pişmanlık duyar; zaman zaman içimizden haklıymış diye de geçiririz.

Filmde Sadık, tam olarak bahsettiğim durumun içinde buluyor kendini. Gençlik dönemlerinde fikirlerini ve tavırlarını beğenmediği, terk edip gittiği babasının oğlu için en iyi seçenek olduğuna karar veriyor. Kendisinden sonra onu güvende tutabilecek yegane yerin ailesinin yanı olduğuna karar veriyor. Eğer Babam ve Oğlum gibi bir yapıt başka bir kültürün etkisinde hazırlanmış olsaydı küçük Deniz idealist bir aileye evlatlık verilebilir, yetiştirme yurduna gönderilerek devlet güvencesinde bırakılabilirdi.

Hak vermek durumunu gördüğümüz bir diğer sahne de filmin sonunda küçük Deniz’in üzüntüsünü dindirmek için Hüseyin Ağa’nın film çekme makinesini  Deniz’e hediye etmesi. Kurgunun başlangıcında medyaya bulaşmasını istemediği ama buna rağmen gazetecilik okumasına engel olamadığı oğluyla olan kavgasını gördüğümüz karakterin, finalde oğlunun emanetine böyle bir hediye vermesi geçmişti yaptığı hatayı bir şekilde telafi etmek istemesinden kaynaklanıyor.

İçerisinde pek çok küçük detay bulunduran ve bu detaylar sayesinde kendimizi filmdeki pek çok karakter ile bağdaştırmamızı sağlayan yapıtın izleyiciyi bu denli duygulandırmasının yegane nedeni aile konusunun işlenmesi. Aile ile alakalı yazılan en kötü senaryo dahi iyi oyunculuk, uyumlu müzik, doğru tasarlanmış mekan ile servis edilirse Türk insanını duygulandırır, bu su götürmez bir gerçek. Kültürel alt yapımızda aileye verilen önem sinemamıza Babam ve Oğlum ve sayısız film ile işlenmiş ve beyaz perde bu duygu yoğunluğundan yüksek sermayelerle tam not almıştır. Nitekim böyle de olmalıdır. Kültürel zenginliğimizi zedeleyen, onur kırıcı yapımların yerine örf ve geleneklerin hatırlandığı, toplum yapımızın işlendiği, geçmiş ile geleceğin kaynaştırıldığı filmlerin beyaz perdede daha sık yer alması, gelecek nesillerin aslına yaraşır bir biçimde yetişmesinde pay sahibi olacaktır. Çağan Irmak başta olmak üzere film kadrosunda yer alan herkese yürekten teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

Esra Yüksel Koşu

1992 yılının Ağustos ayında İstanbul'da dünyaya geldim. İlköğretim ve lise eğitimimi bu şehrin bulutları altında tamamladım. Bu esnada okul dergilerinde ve birkaç kurumsal dergide şiirlerim yayımlandı. Eğitime ve insan ilişkisine verdiğim önemden ötürü öğretmen olmaya karar verdim. Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi'nde Kimya Eğitimi Anabilim Dalı'ndan yüksek lisans derecesi ile mezun oldum. Lisans eğitimim sırasında engelli erişilebilirliği konulu çalışmalar yürüttüm ve ODTÜ tarafından gerçekleştirilen bir yarışmada projemde derece kazandım. Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul'a döndüm, halen burada yaşıyorum. 2 yıldır bir devlet okulunda Kimya öğretmenliği yapıyor, aynı zamanda da yazmayı sürdürüyorum.

Yorum Yap