Ayın Konusu Edebiyat

Sözün Doğrusunu Savunan Bir İnsan: Yavuz Bülent Bakiler

Dil bir milletin çimentosu gibidir. Dili bozulmuş milletler dağılmaya mahkumdur.

Yavuz Bülent Bakiler

Çağdaş Türk Edebiyatının en renkli simalarından biridir Yavuz Bülent Bakiler. Gazeteci, şair, yazar ve hukukçudur. Azerbaycan göçmeni bir ailenin evladı olarak dünyaya gelir. Çok yönlü kişiliğinin yanı sıra o, ekseriyet itibariyle hiç yılmadan, usanmadan güzel Türkçemiz uğruna verdiği mücadelelerle tanınır. O, adeta Türkçeyi baştan sona tefekkür etmiş bir Mütefekkirdir. Türkçe’nin hararetli ve ateşin bir savunucusudur. Hem hitabeti hem de kitabeti ile sağlam bir kişiliğe sahip olması onu çevresindekiler nazarında dikkate değer bir konuma yükseltmiştir. Muvaffak olma adına olabildiğince gayret göstermiş ve bu duruşundan taviz vermemiştir. İlerlemiş yaşına rağmen halen azim ve kararlılıkla çalışmalarını devam ettirmektedir.

Ne mi yapmıştır Türkçe uğruna? Başta “Sözün Doğrusu” olmak üzere başucu sayılabilecek kıymetli eserler kaleme almıştır. Bilhassa genç nesillerin ve üniversite öğrencilerinin Türkçeye olan kayıtsızlığının ve anadillerinden fersah fersah uzaklaşmış olmalarının sancısını, ızdırabını konferanslarda, radyolarda, programlarda daha doğrusu her fırsatta dile getirmiştir. Bir nebze olsun onları düştükleri bu hazin gurbetten çekip çıkarmak ve anadillerine tekrar kavuşturmak istemiştir. Makale ve denemelerinin yanı sıra şiirleriyle de terennüm etmeye çalıştığımız “Türkçe” hakikatinin altını, aynı kalemden sadır olan ve yine aynı temiz ve duru kelimelerle kalın kalın çizmiştir.

Yavuz Bülent Bakiler anadilimize tekrar kavuşmak derken neyi kastetmiştir? Burada, yeni nesil ve biz, yani milletçe zaten Türkçe konuşmuyor muyuz diye bir soru gelebilir akla. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki maalesef çok cüzi bir kelime haznesi ile konuşuyor ve yazıyoruz. 1928 öncesinde yazılanları anlamadığımızı söyleyip duruyor ve bahaneler ardına saklanıyoruz. Öte yandan 1928 sonrasında yazılanları ise yeterince anlayıp anlamadığımız meçhul… Peki neden bir İngiliz çocuğu 16. yüzyılda yaşamış Shakespeare’i okuyup anlama zorunluluğunu kendinde hissediyor? Neden mazisini okuyup da anlamayana hor gözle bakılıyor bizde olduğunun tam aksine. Bugün kaçımız Osmanlı Türkçesini okuyup anlayabiliyoruz? (yazmayı bir kenara bırakın) Neme lazım deyip bir kenara atıveriyoruz mazinin ve tarihin bize söylemek istediklerini. (Üniversitelerin bazı bölümlerinde, Osmanlıca bir kâbus gibidir ne yazık ki) Bu hususta Yavuz Bülent Bakiler, şimdiki nesil ile alakalı gözlemlerini şöyle ifade eder:

“Biz, evlerimizde yedi yıl Türkçe konuşuruz, sekiz yıl ilköğretimde Türkçe okuruz, etti on beş yıl. Dört yıl da lisede Türkçe dersleri görürüz, etti on dokuz yıl. Çocuklarımız on dokuz yıl Türkçe konuştukları, Türkçe okudukları, Türkçe düşündükleri halde, üniversiteye geldikten sonra kendilerine yeni baştan Türkçe dersleri verilir. Bundan büyük ayıp olamaz, felaketin ötesinde bir felakettir bu! Peki mezun olduktan sonra düzgün Türkçe konuşabiliyorlar mı?

Bu konuda ailelerin de vebali var, çocuklarımızın da vebali var, devletimizin de vebali var, hepimizin vebali var. Zengin bir Türkçeyle eğitim yapmadan, çocuklarımızın beynindeki deha merkezini çalıştırmadan millet olarak bizim çağdaş medeniyet seviyesine yükselmemiz mümkün olmaz.”

Vicdanımızın sesi olan Türkçeye kulak vermemiz gerektiğini söyler Yavuz Bülent Bakiler. Türkçenin doğru kullanılmasında ve konuşulmasında ciddi hassasiyet gösterirken suni müdahaleler ve yabancı dillerin tesiri karşısında Türkçenin korunmasına da büyük ehemmiyet verir. Bu bağlamda ise şunları söyler:

“Türkçe bir taraftan İngilizce ve Fransızca asıllı keli­melerin taarruzu karşısında! Bir taraftan dilde tasfiyecilerin budamalarından sancılı. Türkçe bir taraftan da belki iyi niyetli, ama bilgisiz, ama zevksiz, ama ga­fil kimselerin elinde kuruyan bir çiçek.”

Bakiler, gelenekçi aynı zamanda yenilikçi bir şahsiyettir. Bundan ötürü bir şekilde dilimize girmiş, hangi milletin diline ait olursa olsun benimsediğimiz ve yüzyıllar boyunca kullandığımız bütün kelimelerin artık bizim olduğunu, onları kullanılmış bir kâğıt parçası misali istediğimiz vakit kaldırıp atma cüretine sahip olmadığımızı ve olamayacağımızı söyler. Öte yandan, son yıllarda Frenk kökenli bazı kelimelerin Türkçeye karşı başlatmış olduğu istilayı ise asla kabullenmez. Bilhassa kendini, moda tabirle entelektüel addeden bazı kimselerin entelektüel görünme adına yabancı kelimelere Türkçe süsü vererek olur olmaz her yerde kullanmalarının bu istilayı daha da kolay kıldığını ifade eder. (O, bunların entelektüel olabileceğini fakat münevver olamayacağını söyler) Buna ek olarak yabancı tabelalara da şiddetle karşı çıkar. Bunun bir aşağılık kompleksinden kaynaklandığını öne sürer.

Dil, varlık sebebimizdir

Temel manada iki şeye karşı çıkar Yavuz Bülent Bakiler: Son günlerde Öztürkçe bahanesiyle uydurulan kelimelere ve birtakım kimselere sevimli görünen yabancı menşeili kelimelere. Bu iki şeye ihtiyacımızın olmadığını çünkü bizim dilimizin yeterince zengin olduğu görüşünü savunur. Bununla birlikte dilimize yerleşmiş ve artık bizim olmuş kelimelere (tabiri caizse Türkçe kokan kelimeler) ise karşı çıkmaz.

Nihat Sami Banarlı’nın “Nasıl ki birer imparatorluk dili olan İngilizce, Fransızca, Arapça, Latince Özdil değildir, Türkçe de Özdil olamaz” sözünü hatırlatarak bu konudaki kanaatini net bir şekilde dile getirir. Ona göre dilde tasfiye hareketleri dilimizi çıkmaz sokağa sokmuştur. Dili kendi haline bırakmak, onu zorlamamak en doğru olandır. Dilde tasfiye ile ilintili olarak bir misal getirmek konunun izahı için yeterli olacaktır sanırım. Yavuz Bülent Bakiler “Tanrı” ve “Allah” kelimelerini kıyaslayarak şöyle bir çıkarımda bulunuyor:

“Allah için Tanrı kelimesini öne sürdüler doğru, Tanrı Türkçe bir kelime olan Tengri’den geliyor. Tanrı Türkçe bir kelime ama bizde mesela Tanrı misafiri vardır da Allah misafiri yoktur. Biz hayretimizi ifade etmek istediğimiz zaman da Tanrı Tanrı demeyiz Allah Allah deriz. Allah’a ısmarladık dururken kim Tanrı’ya ısmarladık der ki?”

Evet, bakıldığı vakit Allah mefhumunun Tanrı’nın ifade ettiği manadan daha şümullü olduğu ortaya çıkıyor. Yavuz Bülent Bakilerin burada anlatmaya çalıştığı husus şu aslında: Dilimizde Allah’ın da Tanrı’nın da kullanıldığı yerler var. Hal böyle iken ve ortada hiçbir sebep yokken “neden ‘Allah’ kelimesini kullanıyoruz?” demek takdir edersiniz ki akla mantığa muhalif bir sorudur. Yeri gelir Allah, yeri gelir Tanrı kullanırız. Bu ise dilimizin zenginliğinden kaynaklanır ve ayrıca bu durum onun ne kadar zengin olduğunu kanıtlar niteliktedir. Yani kısaca o, dilde makul ve mutedil olmak gerektiğini savunur. Aksi takdirde Arapça ve Farsçadır diyerek bazı kelimeleri dilimizden çıkarıp atmanın bir cinnet emaresi ve çılgınlığın ta kendisi olduğunu söyler. Bunun yanı sıra Batı dillerinde de birtakım kelimelerin dilimize girip yerleştiğini belirtir. Ne gariptir ki kimse yadırgamaz bunu.

Netice olarak, Yavuz Bülent Bakiler Türkçeye elinden geldiği ölçüde ve dili döndüğünce hizmet etmiştir. Türkçenin hassasiyetle üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken mühim bir mevzu olduğunu sık sık vurgulamıştır. Çünkü ona göre dil, varlık sebebimizdir. O olmadan ayakta kalabilmemiz mümkün değildir. Dile namahrem elinin değmemesi gerektiğini, yalnızca bizim müdahalemizin mübah olduğunu fakat bunda da aşırıya kaçmamak gerektiğini söyler. Nasıl ki bir dili millet yapar, o dili yıkacak olan da yine aynı millettir. Her ne kadar Türki Cumhuriyetler üzerindeki gizli ve sinsi emellerine kısa sürede vasıl olmuş bir Rusya gerçeği olsa da dışarıdan gelecek her misafire kapıyı açıp açmamak bizim elimizdedir.

Yahya Kemal’in “Türkçe ağzımda anamın ak sütüdür” diyerek yücelttiği dilimizi muhafaza ve ihya etmek için Türk milletine düşen nedir dendiğinde ise Yavuz Bülent Bakiler şöyle cevap verir: Dil, bir milletin iskeletidir, dilsiz millet olmaz. Fakat yöneten ve yönetilenler olarak bu işin henüz şuurunda değiliz. Mesela bizim evlerimizin yüzde doksan beşi kitapsız ve kütüphanesizdir. Ciddi ölçüde okumaktan uzağız. Kitapsız ve kütüphanesiz evlerde dil şuuru olmaz. Çünkü böyle evlerin mağara karanlığından farkı yoktur. (Kütüphanesi olan çoğu evin de garip ve yetim olduğunu söyleyebiliriz) Evet, bu karanlıktan kurtulmak istiyorsak eğer özü doğru olan Türkçeden, Türkçesi doğru olan sözden başlamalıyız ilkin. Umarım bir gün bu dil açmazını açacak bir anahtar bulup milletçe güzel Türkçemizin boynuna vurulmuş bu prangadan, bu boyunduruktan kurtuluruz.

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992'de Nevşehir'de doğdu. Kayseri'de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya'yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap