Ayın Konusu Edebiyat

Ş. Çokokuyan’ın Yazmaya Başlama Hikâyesi

Aklın ermeye başladığından, gözlem yeteneğinin farkına vardığından beri içini kemiren bir şeyler var. Farklısın, anlatamıyorsun. Soruların var, büyüklerinin takdirine kalmış cevapların var. Ne derlerse inanıyorsun. Hayal gücün her şeye müsait, bebekleri leyleklerin getirdiğini söylediklerinden beri leylekleri yakın takibe aldın, geçen sene komşuya bir bebek getirmek için gelmişti leylekler, bu sene teyzene, fakat leylekler yokken doğan amcanın oğlu Ahmet nasıl gelmişti?

Yaşın ilerliyor, hızla büyüyorsun. Dünyaya dair merakın gün geçtikçe artıyor. Her gün yeni bir şeyler öğreniyorsun okulda. Okumayı yazmayı söktün, ilk kitabını bitirdin hatta ilk mektubunu bile yazdın, ön sıranda oturan pembe kurdeleli sarışın kıza. Annenin boyunu geçtin, annen zaten kısa bir kadındı, babanı geçmene biraz daha zaman var. Sınıftaki en uzun ve en cılız çocuksun, arkadaşların bazen bununla dalga geçiyor, kırılıyorsun ama göstermemeye çalışıyorsun. Baban söylemişti bunu, “üzüldüğünü belli edersen daha çok üstüne gelirler” sen de göstermeden yaşamaya çalışıyorsun.

Liseye başladın, değişimini fark ediyorsun fakat anlamlandırmakta zorlanıyorsun. Normal diyorlar fakat içinde ve dışındaki değişimler seni zaman zaman hırçın, zaman zaman korkak biri haline getiriyor. Kitaplara sardın bugünlerde, çok kitap okuyorsun. Arkadaşların bu kadar kitap okuyan insanlar kafayı sıyırıyor diyorlar, aldırmıyorsun. Bazı kitaplarla aydınlanıyor, bazı kitaplarla kararıyorsun. Kitap kahramanlarına öykünüyor, her kitapta en az bir karakteri kendine ayırıyor, orada geçen olaylar başından geçiyormuş gibi zaman zaman seviniyor, zaman zaman üzülüyorsun.

Kitapların getirdiği aydınlık, seni zaman zaman karamsarlığa sürüklüyor. İyice içine kapandın. Arkadaşlarının konuşmaları sana boş gelmeye başladı, daha büyük hayallerin var onlardan. Kendini yalnız hissediyorsun. Kalabalığın içine girdiğinde daha da çok hissediyorsun bunu. Büyüklerinle, özellikle de çok okumuş büyüklerinle çok güzel anlaşıyorsun. Bütün gün kitaplar üzerine konuşmaktan zevk alıyorsun, oysaki arkadaşların kızlardan, futboldan ve sigaradan bahsetmek istiyorlardı.

Yan sokağınızdaki kitapçının sahibi Mehmet abi senin için en bilge kişi. Okuduklarına yetişebilir misin, onu geçebilir misin bilmiyorsun. Onun tavsiyelerine uyuyor, onun önerdiği kitapları bir ödev gibi hızla yalayıp yutuyorsun. Mehmet abin bir gün sana bir defter veriyor, içinde kendi yazdıklarının olduğu bir defter. Dünyadaki en kıymetli kişi sensin o defteri sana verdiği için, böyle hissediyorsun. Mehmet abin “senin yaşlarındayken tutmuştum bu günlüğü” diyor defteri verirken. “Oku bakalım, belki tanıdık şeyler bulursun içinde” bu cümle eve giden o kısa yol boyunca beyninde milyonlarca kez yankılanıyor. Mehmet abinle benzer şeyler yaşamış olabilir misin gerçekten? Böyle muazzam bir şey mümkün mü?

Üçüncü kattaki evinizin merdivenleri ilk defa bu kadar uzun geliyor. Defter senin için o kadar değerli ki yolda açıp bakmadın. Gizli bir ayin düzenlemek istiyorsun onu okumak için. Gözlerden uzak, loş odanda oturarak, belki biraz plak eşliğinde okumak istiyorsun bu kutsal defteri.

Nihayet evine çıkabildin. Üç yıldır merdivende gibi hissediyorsun. Hatta sana kapıyı açan annene üç yaş büyüdü oğlun, nasıl olmuşum dedin. Annen anlamamakla beraber gülümsedi sana. Annen sana her zaman gülümserdi zaten. Aç olup olmadığını sordu annen, dünden beri bir şey yememiştin ama açlığını hissedemeyecek kadar heyecanlı olduğun için dışarıda yedim dedin. Odana geçtin. Abajurunun yanında duran tekli koltuğuna kurulmadan önce bir plak taktın pikaba. Derin bir nefes alıp okumaya başladın.

“Sevgili günlük,

Sana başka bir isim bulmamız gerekiyor zira bundan sonraki hayatımda tek dostum sen olacaksın gibi görünüyor. Defter olduğuna göre beni tersleyemez, eleştiremez, benimle dalga geçemezsin. Öyleyse senin adın babamın adı olsun, Şeref.”

Nefesin kesildi bu cümlede, elinden defteri yere düşürdün ve eğilip alamadın bile. Mehmet abinin babasıyla aynı adı taşıdığını yeni öğreniyordun. Sahi, kitaplar ve kendini geliştirme adına sorulardan başka hiçbir şey sormamıştın O’na. İdolündü fakat idolünün hayatına dair böyle bir şeyi bilmiyordun. Kaç yaşında olduğunu düşündün onun, sormamıştın. Nereliydi, bilmiyordun. Kardeşi var mıydı, bir kere gördüğün biri vardı, Mehmet abine abi diyordu, üstelik benziyorlardı da, belki de kardeşiydi ve sen onunla tanışma nezaketini bile göstermemiştin. Hatta hiç unutmuyorsun, o gün Fareler ve İnsanlar kitabını tartışmaya gitmiştin oraya, Mehmet abinin onunla konuştuğunu görünce kitaplara bakarak oyalanmıştın, nihayet adam gittikten sonra konuşmaya başlamıştın. Mehmet abinin zamanını çaldığını düşündüğün için kızdığın adam, onun kardeşi olabilir miydi? Peki ya sana gösterdiği samimiyet, sadece isminden mütevellit olabilir mi? Çok şeyi görüyorum zannederken, çok önemli hikâyeler kaçırıyor olabilir miydin?

Varlığının gerçekten bir önemi var mıydı?

İlk defa kendini kocaman bir yanılsamanın içinde hissettin o an. Mehmet abin de sormamıştı nereli olduğunu, kaç yaşında olduğunu, hayallerini. Onun gözünde sen sadece bir müşteri miydin? O okuduğun kitaplardan birindeki gibi, herkes sana rol yapıyor olabilir miydi? Kimse seni gerçekten fark etmiyor, fark edenler de sadece çıkarlarına göre belli yanlarınla ilgileniyor olabilir miydi? Böyle bir durumda fark edilmiş sayılır mıydın? Varlığının gerçekten bir önemi var mıydı? Öğrenmek ve kendini geliştirmek için değil miydi yaşam? Yoksa o zamanla seni dışlayan futbol delisi, kızları rahatsız etmeye varan taşkın hareketler yapan arkadaşların, onlar mıydı gerçekten haklı olan? Ya onlar gerçekten yaşamı kavramışlardıysa da sen kavrayamamışsan?

İlk defa varoluşunu bu bağlamda derinlemesine sorguladın. Bir adın açtığı kapı, seni uçsuz bucaksız bir soru denizine attı. Boğulmamak için bir şeye ihtiyacın vardı. Anlatmak çözüm olabilirdi fakat seni kim dinleyecekti? Her şeyi unutmayı, deftere devam etmeyi denedin, başaramadın. Yatıp uyumayı denedin, gözüne uyku girmedi. Bir şey yapmalıydın, ne olduğunu bilmediğin o şeyi bulmalıydın. İlk defa böyle bir bulantı hissediyordun. Bunun ne olduğuna emin olamadın, bir kapı bulup çıkmalıydın bu durumdan. Kalkıp odada volta atmaya başladığın anda gözüne yerde duran, kaldırmayı dahi unuttuğun defter ilişti. Acaba dedin, denemeden bilemem dedin. Çalışma masandaki kitap alıntılarını yazdığın defterlerden sonuncuyu aldın, yarısı boştu henüz biliyordun. Yazmaya başladın. Uzun uzun düşüncelerini yazdın.

Okuldaki kompozisyon ödevlerinden ve ilkokuldaki pembe kurdeleli sarışın kıza yazdığın mektuptan başka bir şey yazmamıştım şimdiye kadar. Şimdiyse içinde volkan patlıyor gibi, susuzluktan ölmek üzereyken su bulmuş gibi yazıyordun. Yazmak içinin karmaşasını dindiriyordu adeta. Zihnin sakinleşiyordu, kalemin istemsizce hareket ediyordu. Yaşadığını hissettin. Hatta neredeyse var olduğunu.

Bir isim benzerliğinin zihninde yarattığı kaos, seni yazmaya itti ve yazmaktan aldığın zevki hiçbir şeyden almadın bundan sonra. Yazmak, senin var olma alanındı. Olumluları yazdın, olumsuzları yazdın, duygularını yazdın, düşüncelerini yazdın, benzeterek yazdın, uydurarak yazdın, gerçekleri yazdın, yalanları yazdın, kelimeleri yazdın, kavramları yazdın, denemeler yazdın, hikâyeler yazdın, şiirler yazdın, makaleler yazdın. Yazdıkça var oldun, var oldukça bulantıyı yeniden hissettin, hissettikçe yeniden yazdın. Kısır döngü gibi görünen bu döngü, sana sayfalarca çocuk bıraktı.

Hayatında her şeyin değiştiği oldu; zengin oldun fakir oldun, yalnız oldun kalabalık oldun, evli oldun bekâr oldun, baba oldun, abi oldun, baban öldü yetim oldun, annen öldü öksüz kaldın, insanlarla konuşurken hep mesafeli oldun ama yazdın. Hayatında değişmeyen tek şey yazmak oldu.

Şimdi kocaman bir adam olarak bu dünyadan göçmek üzeresin. Ölüm döşeğinde yattığın halde yazmaya çalışıyorsun. Çünkü o ana dair ve o andan sonra her şeyi yazmıştın, bir tek bu hikâyeyi yazmamıştın.

Yazar Hakkında

Şafak Kılıç

91'de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe okudu. Eli kalem tutmaya başladığından beri yazmaya tutkuluydu. Tiyatro, sinema, psikoloji, fotoğraf ve daha bir çok alana, kısacası dünya nimetlerinin hepsine meraklı. Hep gitmeyi hayal edip çakılı kalanlardan. Kendine bir yer edinmeye çalışıyor.

Yorum Yap