Düşünce Kritik

Tabiî ve Fıtrî Bir Ekzistans Olarak Milliyetçilik – Durmuş Hocaoğlu (Makale Tanıtımı) – 1

Yazar | Mehmet Mete

“Fikri beyan ve hakikati ilan için vücut bulan kavramlar, kafa karıştırmaktan ve kavga sebebi olmaktan kurtulamıyor. Bu istenmedik hâlin temelindeki en mühim sebep, kavramlarımızın “toprağımızda doğmamış” olmasıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, fikir dünyamızın en talihsiz kavramlarından biri de milliyetçiliktir.”

Tabiî ve Fıtrî Bir Ekzistans Olarak Milliyetçilik – Durmuş Hocaoğlu  (Makale Tanıtımı) – 1

tabii fıtri ekzistans milliyetçilik

Statükodan Değişime Milliyetçilik Ufku

“Mefhumların kâh gülünç, kâh korkunç maskelerle raksa çıktığı bir karnaval balosu, fikir hayatımız.

Tanımıyoruz onları, nereden geliyorlar bilen yok. Fir’avunlara benziyorlar, kalabalığa çehrelerini göstermeyen fir’avunlara. Ve aydınlarımız, o meçhûl için ehramlara taş taşıyan birer köle.

Kavga, insanla kader arasında değil artık, insanla kelime arasında. Rüyaları o bayraklaştırıyor. Yığınlar onun için yaşıyor, onun için ölüyorlar. Mukaddeslerin rengine bürünen bir bukalemun kelime, semâvi kitapların şeytanı. Ve en tehlikelileri, toprağımızda doğmayanlar.” (Cemil Meriç, Bu Ülke)”      

Kavramlar, insanların düşüncelerini tertip ettikleri birer raf. Ve her kavram, kendi içinde bütünlüğü olan/olmayan mânâlar taşıyor. Bu haliyle her kavram, insan düşüncesini genişletmek, geliştirmek ve billurlaştırmak için var. Ne var ki fikir dünyamız bu zenginlikten şimdilik alabildiğine uzak ve nasipsiz.

Fikri beyan ve hakikati ilan için vücut bulan kavramlar, kafa karıştırmaktan ve kavga sebebi olmaktan kurtulamıyor. Bu istenmedik hâlin temelindeki en mühim sebep, kavramlarımızın “toprağımızda doğmamış” olmasıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, fikir dünyamızın en talihsiz kavramlarından biri de milliyetçiliktir.

…diyerek sunuluyor “Statükodan Değişime Milliyetçilik Ufku” isimli bu kitap. Binyıl Yayınevi’nin çıkardığı Derleme Dizisi’nin ilk halkası.

Bu kitap, “Türk milliyetçiliği düşüncesinin ortaya çıktığı ve entelektüel bir derinliğe kavuştuğu geçen yüzyılın başından bu yana neler değişti? Özellikle toplumsal dönüşümler ve teknolojik gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni şartların milliyetçi düşünceye tesirleri ve katkıları neler oldu? Çöken büyük bir imparatorluğun külleri arasında boy vermiş ve yeni bir varoluş iradesinin formüle etmeye çalışmış olan Türk milliyetçiliğinin 21. yüzyılın başında Türkiye’ye ve medeniyet dairesine bölünmeyelimden öte söyleyecek yeni bir sözü olması gerekmez mi? Eğer gerekirse bu söz ne olmalı?” sorularına cevap arıyor ve Durmuş Hoca’nın da değerli fikirlerini içinde barındırıyor.

Bu kitap dâhilinde, makale sahibi diğer değerli insanlardan bazıları; Ömer Lütfi Mete, Nevzat Kösoğlu, Nihat Genç, Mustafa Çalık, Naci Bostancı gibi isimler… Sayın Durmuş Hocaoğlu 10 sayfası bibliyografya olmak üzere toplamda 124 sayfalık “Tabii ve Fıtri Bir Ekzistans olarak Milliyetçilik” isimli makalesini kaleme almıştır.

Bu makale okunurken, Türk Milleti’nin geleceğinin milliyetçilikle inşa edilmesi gerekliliği düşüncesinde olan bir münevverin bakış açısını idrak edeceksiniz. Durmuş Hocaoğlu gibi büyük bir mütefekkirin vefatı ile omuzlara binen yükün katbekat arttığını da hissedeceksiniz.

Makale başlığı bir hayli dikkat çekici. Milliyetçiliğin var oluşunu tabii ve fıtri olarak gören Hocaoğlu insan fıtratının mahsûlü olarak tanımladığı milliyetçiliğin, bu ad altında anılmadığı zamanlarda dahi her zaman olduğunu ve her zaman olacağını da savunuyor; bazen “manifeste”, bazen “latent” olarak, bazen de başka şeylerin içine hulûl ederek, arka planda görünmez bir fon şeklinde; daima, tabii ve fıtri bir ekzistans olarak…

Hocaoğlu, oldukça ilgi çekici başlıklar altında Türk Milliyetçiliğinin derin köklerine temas etmektedir makalesinde.

Pozitif ve Negatif Milliyetçilik üzerine getirmiş olduğu yorumlar ve yapmış olduğu alıntılar gayet net bir şekilde kavramları açıklamakta ve bir dönem yapılan “Negatif – Pozitif Milliyetçilik” tartışmalarına cevap niteliğinde var olabilmektedir.

Milliyetçilik Üzerine Prolegomena başlığı altında Horace Davis’ten şu alıntıyı yapmaktadır:

“Milliyetçilik bir şey, hatta soyut bir şey değil, aksine bir süreç, bir alettir… İnsan bir çekiç ya da bir konserve açacağına veya başka herhangi bir alete karşı ya da ondan yana bir tavır almaz. Çekiç, cinayet için kullanıldığında şüphesiz bir silahtır; ev yapmak için kullanıldığında, faydalı bir araçtır. Belirli bir kültürün korunması olarak düşünülen milliyetçilik ahlâkî olarak tarafsızdır; ulusal baskıya karşı bir hareket olarak düşünüldüğünde olumlu bir ahlâkî içeriğe sahiptir; bir saldırı aracı olarak düşünüldüğünde ise, ahlâkî olarak savunulamaz bir şeydir.”

Ve şöyle devam etmektedir Durmuş Hoca:

Hâsılı, ateşin, bıçağın, çekicin, otomobilin, felsefenin, bilim ve teknolojinin ve düşüncenin sebebiyet vermiş olduğu bütün kötülükler, bu saydıklarımızı radikal olarak reddetmeyi gerektirmeyeceği gibi, esâsen mümkün de değildir. Şâirin dediği gibi, “su insanı boğar, ateş yakarmış”; evet, su gerçekten insanı boğar ve ateş de insanı gerçekten yakar; ancak hayat da bu ikisiyle mümkündür.

Ancak, ne var ki, bazıları için bu gibi mülâhazaların bir ehemmiyeti yoktur: Milliyetçiliğin iyisi veya kötüsü, müsbeti veya menfîsi diye bir şey olamaz; hepsi kötüdür, hepsi menfîdir; işte o kadar!

Milliyetçik, Anarşizm ve Marksizm başlığı altında ise Stalin’in Milli Mesele’sinden; Marx ve Engels’in Manifesto’sundan, Mikail Bakunin’in Tanrı ve Devlet’inden alıntılar yapmıştır.

Milliyetçiliğin Cazibesi, Rakipsizliği, Dönüştürülebilir değil, Dönüştürür Olma Özelliği başlığında ise Milliyetçiliğin dönüştürülebilir değil de dönüştürür olmasını, milliyetçilik karşıtların anlamakta en fazla zorlandığı, anlamakta olsalar bile en fazla direndikleri hususiyetlerden birisi olarak yorumluyor. Ve örneklendiriyor:

İslâm ve Hristiyanlık gibi ekümenik dinlerin dahi içine sızarak onları bile -açık ya da kapalı- kendisine dönüştürebilmekte olduğu sıklıkla vâkîdir ki, detayına inemeyeceğimiz bu mevzûda şimdilik şu birkaç misâli vermekle iktifâ edelim: Katolisizm içinde ortaya çıkan Gallikanizm, tipik bir Fransız Katolisizmi‟dir, yani – adından dahi belli ki – “İtalya‟daki Adam”a, daha açıkçası, Roma‟nın Sezarlarının mânevî mîrasçısı olan Sezar-Papa‟ya biât etmeyi Galya rûhuna sindiremeyen Fransız milliyetçiliğinin eseridir.

Milliyeçiliğin Aşılması konusunda ise çok önemli bir noktaya dikkat çekmiştir Durmuş Hocaoğlu, Milliyetçilik karşıtlıklarının büyükçe bir kesrinin bizzat kendilerinin dahi milliyetçiliği ancak onun benzeri –veya bir başka tür- milliyetçilik ile “aşmaya” çalışmaktan başka bir yol bulamayacaklarını, milliyetçiliğin ortadan kaldırılabilir bir şey olmadığını ancak -adına milliyetçilik densin ya da denmesin-  başka bir milliyetçilikle aşılabilir olduğunu söylemekte.

Milliyetçiliğin Aşılması Meselesine Bir Örnek Olmak Üzere AB’ yi ele almıştır. Üye devletlerin milliyetçiliklerini bir başka tür milliyetçilik ile aşma gayreti olarak yorumlamıştır ve şöyle demektedir:

İmdi: Avrupa Birliği, öyle muayyen bir müddet devam edip sonra dağılabilecek bir konjonktürel teşekkül değil, öyle elli-altmış sene ömür biçilen bir gelip geçici ortaklık değil, daha açıkçası, “pazara kadar” değil “mezara kadar tasarlanmış büyük bir projedir ve bunu temin etmek için de üyelerinin kimliklerini büyük bir pota içinde eritmeye mecburdur; yani milletlerarası olmadığı gibi milletlerüstü dahi değildir; yeni bir millet yaratma projesidir ve bu ise bir yeni milliyetçilik demektir, adı ne olursa olsun: Tıpkı Churchill‟in “Bir Tür Avrupa Birleşik Devletleri binâ etmeliyiz, resmî adı ne olursa olsun” demesi gibi. Bunu başarırsa ne âlâ; değilse, sonu belki de başından daha beter bir hüsran olacaktır.

Asabiye: Ortak Dayanışma Bağı; bu bağın mevcut olmayışı birliğin geleceğini tehdit eden en belli başlı risk faktörlerinden olduğunu söylemiştir. Bu riski büyüten en önemli gelişmenin 2002’den sonra girişilen ve de Avrupa Birliği’nin hadd-i istiâbını aşma eğilimi gösteren aşırı genişlemesi olarak göstermiştir. Birlik Anayasasının referanduma sunulduğu Avrupa Ülkelerindeki alınan sonuçlar projenin zorlandığını göstermektedir.

Felsefe ve Milliyetçiliğin aralarında mâhiyetleri gereği doğrudan herhangi bir illiyet bağı bulunmamasına rağmen bazı benzerliklerden bahsetmiştir ve buna dini de dâhil etmiştir. Bu konuda şu düşüncelere sahiptir:

“Milliyetçilik, yalnızca uzman kişiyi ilgilendiren bir iş değildir; çünkü öyle ilgi çekici -ben buna “câzip‟ demeyi tercih etmekteyim (D.H.)- görünür ki, milliyetçilik yapmayan ola ki hiçbir insan yoktur. Ya da en azından, her insanın hayatında milliyetçileştiği bir an vardır. Benim, (D.H.) “Ekzistansiyel Milliyetçilik” olarak adlandırdığım bu en geniş, en kapsamlı, en şumûllü şekliyle his ve icrâ edilen, herkesin yaptığı milliyetçilik(ler) de – tıpkı herkesin felsefe yaptığını bilmeden yaptığı felsefe gibi – samimi, ama ezici ekseriyetle yetersiz, çocuksu, safdil ve kötüdür de; ama yine de, en azından bir tür, milliyetçiliktir; tıpkı “avâm dini” gibi.”

Durmuş Hocaoğlu, Dinde İkame Prensibi konusunda Gustave Le Bon, Kitleler Psikolojisi’nden faydalanarak şunları aktarıyor:

Gustave Le Bon “İnsan, yalnız bir ilaha inandığından dolayı dindar değildir, ruhunun bütün güçlerini, iradesinin bütün itaatlerini, tutuculuğunun ateşlerini, bir davanın yahut duygu ve fiillerine rehber olmuş bir kimsenin hizmetine vakfettiği vakit, dindardır” demektedir. Tuhaf gibi görünüyor, ama, yine de soralım: Ne demek istemiş olabilir? Fikrime nazaran, çok basitçe şunu: Din öyle bir insani varoluş formu, öyle bir şeydirki, ortadan kaldırılamaz, kaldırıldığı anda yerinde bir vakum oluşur –ki buna Eskiçağ fiziğinin tabiriyle “horor vacui” (ürkütücü boşluk) da diyebiliriz- ve bu vakum derhal bir başka şey tarafından doldurulur; onun yaptığı her ne ise aynısını yapan bir başka şey, yani din yerine ikame olmakla din gibi algılanan, dinin yerine konmakla da bir başka veya bir başka tür din –adına velev ki din densin veya denmesin- olan, dinleşen, dinileşen, bir başka şey. İşte bu “ikame ameliyesi”, bir aşmaya tekabül ederse o da zanabla hatta gerçek anlamda din dahi olabilir.

Hocaoğlu, Dinde İkame Prensibi ve Marksizm başlığında da bir hayli güzel vurgular yapmış ve şöyle başlıyor konuya:

“Din, bir inanış formu olarak, iptâl ve imhâ edilemiyor; edildiği sanılan yerde, onu iptâl ve imhâ edenin kılığına giriyor, farklı bir muhtevâ ile de olsa varlığını idâme ettiriyor; adetâ bedenden bedene dolaşan, tenâsüh eden ruh gibi. Yani din, dokuz da değil doksan dokuz canlı. Acaba neden?

Sebebi, fikrimce, hayli basit ve bir o kadar da sağlam: Çünkü fıtrî ve tabiîdir ve fıtrî ve tabiî olduğu için de ortadan kalktığında veya kaldırıldığında, hâsıl olan boşluk kendisini yeniden üretir. Ve yine çünkü Aristo‟dan beri bilinen en kapsamlı bir prensiptir ki, varlık, boşluğu kabûl etmez; “boşluk” – yani “hiçlik” – akıl almaz ve gerçek dışı birşeydir ve bu sebeple de bir var olandan boşalan yer derhâl bir başkası tarafından doldurulmaktadır, aynı veya muâdili ve taklidi olan bir başkası tarafından. Din-iman tanımaz nihiliste, kiliseye gittiğinde bütün mukaddesâtı kırıp döktükten sonra, yerlerine, tanrıtanımaz filozofların resimlerini asarak, onları, iptâl ettiği mukaddesat mevkîine ref‟ ettiren de bu sâiktir, Fransız İhtilâli‟nin terörist ihtilâlcilerine akıl dinini veya Auguste Comte‟a, metafiziksiz ve tanrısız insanlık dinini tesis ettiren de. Din, ancak aşılabilir; aşılabiliyorsa tabiî: Ya bir başka din ile ya da adı din olmayan ama din(imsi)leştirilen bir başka şey ile…”

Marksizm’in din bahsindeki en meşhur mottosudur:  “Din halkın afyonudur.” Ancak Marksizm de insanlara bir afyon zerkediyor ve bir cennet vaad ediyor; hem de öldükten sonra, öte dünyada değil, berhayat iken, bu dünyada.

Durmuş Hocaoğlu, Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi kitabından bir alıntı yaparak Marksizm’in nasıl bir dini formata sahip olduğunu gösteriyor:

Yehova: Diyalektik Maddecilik

Mesih: Marks

Seçkin: Proleterya

Kilise: Komünist Partisi

İsa’nın dünyaya yeniden gelişi: Devrim

Cehennem: Kapitalistlerin cezalandırılması

Refah ve Mutluluk Çağı: Komünist ülkeler topluluğu

Soldaki terimler, sağdakilerin duygusal içeriğini verir ve bu duygusal içerik Hristiyan ya da Yahudi terbiyesiyle yetişmiş olanlara yabancı değildir. Durmuş Hocaoğlu, aynı sözlüğün Naziler için de düzenlenebileceğini belirtiyor ve Nazilerin daha çok Ahd-i Atik’e dayandığını ve Marksçılardan daha az Hristiyan olduklarını ekliyor.

Hocaoğlu’na göre, Marksizm dini iptâl, imha ve idam ederek yerine mukîm olamadığı gibi, aşamamıştır da. Külliyen reddettiği dinin yeri ile birlikte, en az onun kadar düşman olunan milliyetçiliğin de yerini de dolduramamıştır; çünkü marksizmin savaşı fıtrata karşıdır.

İki bölüm halinde yayınlanacak olan makale tanıtım dizisi “Millet: Bir Büyük Aile” başlığı ile devam edecektir.

Yayın: 28.10.2010

Redaksiyon: 08.08.2016

durmushocaoglu2

 

Makale, Durmuş Hocaoğlu’nun Resmi Web Sitesinden temin edilebilir:

http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5549904

 

Yazar Hakkında

Mehmet Mete

1988'den beri ölüm ile nişanlı.
İlk 19 yıl @Sivas
Son 10 yıl @Gaziantep
Evli. Mühendis. Girişimci.
Elektronik. Yenilenebilir enerji. Ar-Ge. İnovasyon. Teknoloji. PCM. 3D Printer.
Türk Halk Müziği. Etnik Müzik. Bozkır. İç Anadolu Kültürü.
Satranç.
Aklının erdiği aralıkta tefekkür, dili döndüğünce beyan.

Yorum Yap