Düşünce Kritik

Tabiî ve Fıtrî Bir Ekzistans Olarak Milliyetçilik – Durmuş Hocaoğlu (Makale Tanıtımı) – 2

Yazar | Mehmet Mete

Tabiî ve Fıtrî Bir Ekzistans Olarak Milliyetçilik – Durmuş Hocaoğlu (Makale Tanıtımı) – 2

Milliyetçilik Ufku

TABİÎ ve FITRÎ BİR EKZİSTANS OLARAK MİLLİYETÇİLİK

 “Gerçekte, millet, bir “Büyük Aile”dir; dayanışma bağı milliyetçilik olan bir âile.”

 

Millet: Bir “Büyük Aile”

Milliyetçilik hakkında en fazla dikkat çeken ve rakipsiz husus, bir cemiyeti oluşturan üyeler arasındaki çok sıkı bir bağ tesis etme gücüdür. Hocaoğlu’nun deyimiyle bir hakikatin ifadesiyle bu bağ “organik” ve “vital”dir (uzvi ve hayati). Ayrıca Durmuş Hocaoğlu, Benedict Anderson’un Millet’i “Hayal edilmiş – daha doğrusu- “Muhayyel Cemaat” olarak tarif etmesini yetersiz buluyor. “Muhayyel” belki bir yere oturtulabilir ve aile için de kullanılabilir, ama cemaat, millet bahis mevzuu olunca, gerçeği tam olarak ifade etmekte kifayetsiz kalıyor” demektedir. Çünkü cemaat bağları aile bağlarına nisbeten daha gevşek ve daha kırılgandır, çünkü “organik” ve “vital” olmaktan ziyade “sentetik, aynı zamanda bir miktar “mekanik” ve “kurumsal” nitelikte olduğunu belirterek muazzam bir açıklık getiriyor.

Ayrıca milleti şöyle tanımlıyor:

 “Gerçekte, millet, bir “Büyük Aile”dir; dayanışma bağı milliyetçilik olan bir âile.”  Ve devam ediyor;

“Tabiatiyle burada “milliyetçilik” dendiğinde onun en dar mânâsı olan ve esasi itibâriyle Sanayi Devrimi‟nin mahsûlü olarak ortaya çıkan formu anlaşılacak olursa o takdirde, milliyetçiliğin, tarihin ancak muayyen bir döneminde vücut bulmuş olması hasebiyle, kendisinden önce bu dayanışma bağını sağlayan başka muharrikler olması gerektiği hükmünden hareketle, milliyetçiliğin iptâl ve/veya aşılmasındaki güçlüğün de sadece konjonktürel olduğu neticesine varılabilir. Bu netice ilk bakışta doğru ve sıhhatli bir hüküm olarak görülmektedir, çünkü milliyetçilik diye bir kelimenin tedâvüle girişinin tarihi alt tarafı en fazla iki asırlıktır;122 o hâlde daha evvelki cemiyetler için, demek ki, milliyetçilik olmadan da bu bağ başka yollarla temin edilebildiğine göre, pekâlâ şimdi de temin edilebilir.

Ancak mesele, milliyetçiliği bu tarihî döneme hasreden modernist teorisyenlerin ileri sürdüğü kadar basit olmasa gerek; değil de esâsen.

Olgular da tıpkı nesneler gibi, kendilerine verilen isimlerden bağımsızdır

Şundan ki, ilkin ve en başta gelen hata bir olgu olarak milliyetçiliğin bir kelime olarak ortaya çıkışına tarihlendirilmesinde yatmaktadır. Daha evvelce de yazmıştım, yeri gelmişken bir kere daha tekrar etmekte fayda görüyorum: Dil felsefesindeki “kelime-nesne bağlantısı” kontekstinde işlenen bu hataya itibar edilecek olursa, medeniyet ve kültürün de en fazla iki asırlık bir tarihinin olması gerektiğine ve meselâ Roma kültür ve medeniyeti, İslâm kültür ve medeniyeti gibi terimlerin câiz olmamasına, Romalıların da İslâmların da kültürsüz ve medeniyetsiz olduklarına hükmedilmesi icap ederdi; çünkü bu iki kelimenin ömrü de milliyetçilik kelimesinden daha eski değildir. Olgular da tıpkı nesneler gibi, kendilerine verilen isimlerden bağımsızdır; millet (nation), milliyet (nationality), milliyetlik (nationhood) ve milliyetçilik (nationalism) v.b. de öyle: Milliyetçilik olgusu, milliyetçilik kelimesinin hiç bilinmediği devirlerde de hep var olduğu gibi, bugün dahi, bu kelimenin adının anılmadığı yerlerde dahi vardır.”

Milletin “aile”ye teşbihi büyük bir ehemmiyet arzetmektedir: “Birlikte katlanılan ve katlanmaya hazır bulunulan fedakarlıklar duygusunu, daha da ileriye götürüp, birlikte yaşanmış bir mazi, birlikte yaşanacak bir istikbal, birlikte var olmak, birlikte ölmek” de eklenerek en ileri haddine götürdüğümüzde, bütün bu birlikteliklerin en yüksek şekline ancak ailede ulaşabildiğini farkederiz.

Aile, yani kan bağı, soy bağı, aynı neseb, aynı ana, aynı babadan gelme kardeşlik; aynı dil, aynı din, aynı hava, aynı su, aynı ekmek, aynı dost, aynı düşman, aynı sevinç, aynı keder; yani bütün bir hayatı hep birlikte, hep beraber yaşamış ve yaşamakta olmak, bütün bir geleceği hep birlikte, hep beraber tasavvur etmek; hep birlikte, hep beraber sevinmek ve yerinmek, geçmişi, hâli ve geleceği hep birlikte, hep beraber kucaklamak: İşte âile, bütün bunları sağlayan, sun‟î değil tabiî ve fıtrî, organik ve vital bağdır! Niçin ağlarsa anamız ağlar, gayrisi yalan ağlar; niçin babalar evlâdını evden kovmuş bile olsa her an çıkıp gelmesini gizli gizli bekleyerek kapıyı açık tutar; niçin kardeş kardeşe son kertede -kerhen de olsa- arka çıkar ve niçin ateş düştüğü yeri yakar da eldeki yara duvardaki deliktir ve ilââhir “niçin”ler…

Cevap basit olsa gerektir: Aileyiz de ondan! Bu kadar basit, yani bu kadar sağlam.

Bunun için değil midir ki, en yüksek seviyedeki sağlamlığı hâiz müessesevî bağ için “aile” ve en yüksek seviyedeki sağlamlığı hâiz birlik duygusu için “kardeş” teşbihi kullanılır; din tarafından bile: “Şüphesiz bütün mü‟minler kardeştir” âyetinde olduğu gibi”; çünkü hiçbir bağ, aile ve kardeşlik bağından daha kuvvetli değildir de ondan.

Büyük Aile ve Dil 

Durmuş Hocaoğlu, ardından bir başka önemli konu olan Büyük Aile ve Dil hakkındaki görüşlerini de belirtmiş, dilin bir cemiyeti tek başına millet yapamayacağını, çünkü onu tek başına bir büyük aileye tahvil edemeyeceğini; ama onsuz da katiyen olmayacağını belirtmiştir. Ve -makaleden aynen nakilde fayda var- şöyle söylemektedir:

Bir memleketin fertleri ancak aynı ana dil – onlara aynı ananın çocukları şuûrunu veren Ana Dil – etrafında bir dil cemaati oluşturabildikleri takdirine, cemiyetin bağ kuvvetleri azamî noktasına yaklaşabilmektedir.

Bu ise bizi asıl kuvvet kaynağı, asıl asabiye olan Soy Asabiyesi’ne götürmektedir. Dikkat buyurun “Irk” değil de “Soy” Asabiyesi…

Hocaoğlu, son başlık olarak Milliyetçiliğin Tabiatı ve Mahiyeti Gereği Pozitifliği’ni ele almış ve İbn Haldun’un Neseb Asabiyesi’nden faydalanmıştır.

Ve makalesini şöyle bitiriyor:

“Hâsılı kelâm: Milliyetçilik, en kadîm zamanlardan günümüze kadar, bu şekilde bir adı yok iken de hep vardı, hep de var olacaktır; iyi veya kötü, pozitif veya negatif, yırtıcı veya mûnis, savaşçı veya barışçı, bütün şekilleriyle. Tıpkı din gibi. Çünkü O, insan olmaklığımızın lâzım-ı gayr-i müfârık ve zarûrî bir sebebi olduğu gibi netîcesidir de.”

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu gibi bir mütefekkirden öğreneceğimiz daha çok şey var. Onu anlamak boynumuzun borcu ve onu aşacak mütefekkirler yetiştirmek, Türk Milleti için mükellefiyettir.

2010’da yayınlanan ve edisyonu 2016’da yapılan bu yazı sebebiyle kendisini bir kez daha rahmetle anıyor ve ruhuna Fatihalar gönderiyorum.

Yayın: 28.10.2010

Redaksiyon: 21.08.2016

http://www.durmushocaoglu.com/

http://www.durmushocaoglu.com/

Makale, Durmuş Hocaoğlu’nun Resmi Web Sitesinden temin edilebilir:

http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5549904

 

Yazar Hakkında

Mehmet Mete

1988'den beri ölüm ile nişanlı.
İlk 19 yıl @Sivas
Son 10 yıl @Gaziantep
Evli. Çocuklu. Mühendis. Girişimci.
Elektronik. Yenilenebilir enerji. Ar-Ge. İnovasyon. Teknoloji. PCM. 3D Printer.
Türk Halk Müziği. Etnik Müzik. Bozkır. İç Anadolu Kültürü.
Satranç.
Aklının erdiği aralıkta tefekkür, dili döndüğünce beyan.

Yorum Yap