Aktüel Kritik

Televizyonlarınızı Sakın Kapatmayın !

Çok güzel kızlar, çok yakışıklı erkekler, havuzlu lüks villalar, son model otomobiller, hizmetçiler, uşaklar ve tabi ki olmazsa olmaz büyük holdingler. Bu saydıklarım size neyi çağrıştırıyor? Bir düşünün bakalım. Sizi bilmiyorum ama benim aklıma televizyon dizileri geliyor. Elbette yabancı olanlar değil, her akşam televizyon ekranlarında boy gösteren yerli diziler.

Bu saydıklarıma bir de aşk eklerseniz alın size Türk televizyon dizisi. Aşk dediysem öyle büyük ve temiz aşklar değil. En basitinden, en yüzeyselinden. O onu seviyor, bu bunu seviyor. Ama bir de bakmışsınız ki o onu değil de bunu, bu da bunu değil de onu seviyormuş falan filan.

Öyle derinlikli ve sıra dışı bir senaryo aramayın. Güzel kızları ve yakışıklı erkekleri bir araya toplayın. Bunlar holdinglerle villalar arasında görebileceğiniz en pahalı arabalarla mekik dokusunlar. Belirli aralıklarla bu şahıslar sevgili değiştirsinler. Ama tabi sadece sevgili olmak da yeterli değil. Birbirleriyle düşüp kalksınlar. Bu arada evli olanlar da olabilir aralarında. Hiç mühim değil. Daha çok seyirci çeker. Bir süre sonra zaten kim kiminle birbirine karışır. Takip etmenize gerek yok. Siz asıl bu dizilerin verdikleri mesajları alın yeter. Ne gibi mesajlar bunlar?

Öncelikle biraz evvel de bahsettiğim üzere evli olmak sizin için hiçbir engel teşkil etmemeli. Gönlünüz kimi istediyse onunla olabilirsiniz.

Sonra bu hayattaki en önemli şey zengin olmaktır. Mutluluğun yolu da zenginlikten geçer. Tabi ki manevi bir zenginlikten söz etmiyorum burada. Parayı bulun da nasıl bulursanız bulun. Her yol mubah. Bu amaç için en yakın dostlarınızı bile anında satabilirsiniz.

Bir başka önemli mesaj da aile! Aile lüzumsuz bir kurum. Anneymiş babaymış falan çok da ciddiye alınacak insanlar değil. Kendi ihtiraslarınız uğrunda herkesi es geçebilirsiniz. Saygıymış sevgiymiş bunlar da boş laf. Anne baba olan sizseniz de durum farklı değil. Bırakın çocukları kendi haline. Hayatlarını yaşasınlar. Nereye gitmiş, ne yapmış, kiminle arkadaş olmuş, size ne! Herkes canı ne isterse onu yapsın efendim.

Yukarıdaki satırlar belki bazılarınız için çok abartılı, hatta acımasızca bir eleştiri olarak gelebilir. Evet, abartılı bir dil kullandım dikkat çekmek adına. Elbette bütün diziler böyle değil. Hatta az sayıda da olsa kaliteli diziler de var. Ama son 10-15 yıldaki Türk televizyon dizilerinin kayda değer bir çoğunluğunun bu minvalde olduğunu söylemek herhalde abartılı olmayacaktır.

Şimdi şöyle izah edeyim. Bizim dizilerimiz oldukça uzun sürüyor. Yani en kısası bir saat. Büyük bir kısmı iki saate yaklaşıyor. Bir de bunun adı özet olan ama neredeyse önceki haftanın yarısını bulan bölümleri var. Buna uzun reklam sürelerini de ekleyin. Bir izleyiciyi ekran başında ortalama üç saat tutuyor. Haftanın yedi günü bu diziler yayınlanıyorlar.

Yılda Bir Ay Dizi

Televizyon programları içinde en çok izlenen yayınların diziler olduğunu düşünerek ve bu dizilerin çoğunun insanların en çok ekran başında olduğu saatlerde yayınlandığını göz önünde bulundurarak, yani 08.00-23.30 arası, basit bir hesap yapalım. Dizi seven bir toplum olduğumuz bir hakikat. Bir insanın haftanın beş günü dizi izlediğini varsayalım. Ortalama 3 saatten 5 günde 15 saat. Haftada 15 saat ayda 60 saat eder. Bu diziler 12 ay boyunca devam ediyor. Bu durumda ayda 60 saat 12 ayda 720 saat eder. 720 saat ise yılda bir ay demektir. Koskoca bir ay!

Ekran başındakilerin büyük çoğunluğunun da çocuklar ve gençler olduğunu tahmin etmek zor değil. Çocuklar ve gençler izlediklerinden yetişkinlere kıyasla daha fazla etkileniyorlar ve taklit ediyorlar. Hele de anne baba kontrolü de yoksa durum daha vahim. Bu gençlerin günlük konuşmaları, aile içi diyalogları, birbirlerine hitap tarzları, yaşam biçimleri, şakalaşmaları ve hatta tüketim alışkanlıkları dizilerdekine benzer hale geliyor. Elbette her çocuk izlediğini mutlaka yapacak diye bir durum yok. Ancak bu etkilenmenin de azımsanmayacak boyutlarda olduğunu da kabul etmek gerek.

Bu gençlerin en verimli çağlarında boşa geçen vakitlerini düşünün. Zaman en değerli hazine değil mi? Ekran başında otura otura beyinleri sürekli pasif durumda kalıyor, düşünme ve sorgulama fonksiyonları yeterince işlemiyor. Bir kitap açıp yarım saat okumayan bir genç saatlerce bilmem ne dizisindeki bir kişinin aşkını saatlerce izliyor. Sonra onlar gibi olmaya çalışıyor. Dizilerdeki ahlaki yozlaşmışlık gençlerin kişiliklerinde derin yaralar açıyor. Hayatının yegâne amacı zengin ve ünlü olmak olan binlerce genç, yanlış iş ve davranışlara sürüklenip gidiyor. Hem kendilerine hem de ailelerine zarar veriyor.

Televizyonu Çöpe Atın !

Televizyon olmayan ev yok gibi bir şey. Bir sürü kanal. Her kanalda en az beş altı tane dizi. Birinden kaçsan öbürüne yakalanıyorsun. Milyonlarca genç her gün bu tarz diziler için ekranlara kilitleniyor. Tehlike bence çok büyük. Televizyon için büyülü kutu diyorlar ya. Belki de doğru. İnsanlar büyünün etkisindeymişçesine onun karşısına oturup gözlerini ayıramıyorlar. Cemil Meriç’in yıllar evvel televizyon için söylediği şu sözler bugün hala geçerliliğini koruyor.

“Televizyon, aylak, şuuru iğdiş edilmiş, hiçbir zaman okumak ve düşünmek alışkanlığı kazanmamış sokaktaki adam için icad edilmiş bir nevi afyondur. Televizyon, şuurdaki son pırıltıları da yok eden bir cehennem makinesidir. Kişiyi gerçek hayattan koparan ve bir hayal dünyasında yaşatan hissi bir istimna… Tam bir kaçıştır televizyon. Yokluğa, boşluğa, şuursuzluğa açılan bir kapı…”

Gençleri etkisi altına alan bu tehlikenin boyutlarını fark edince, insanın “Lütfen, yalvarıyorum gidin televizyonunuzu çöpe atın ve boşalan yere güzel bir kütüphane kurun.”[1]  diye haykırası geliyor.

 

[1] Roald Dahl, Charlie’nin Çikolata Fabrikası, Can Yayınları, İstanbul, 2004

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

Yorum Yap