Aktüel

Toplumumuzda Gündelik Hayatın Kuralları

Yazar | Fikri AKSU

Uzun süredir toplumumuzda gündelik hayatın kuralları olup olmadığı, pratik hayatın belirli kurallara göre işleyip işlemediği hususunda düşünüyorum. Ancak söz konusu olan yaşanan hayatın ta kendisi olduğunda meseleyi yalnızca soyut yani kavramsal bir dünyada çözümleyemez ve çözemezsiniz. Kafanızdaki teorilerle uyumlu, gündelik, can alıcı örneklere ihtiyaç duyarsınız. Bu nedenle gözlemlerimin kesinliği daha çok örneğe muhtaç olmasına rağmen toplumsal yapımız ile ilgili genel-geçer notlarımı buradan paylaşmak istedim:

Öncelikle güzel bir toplumuz biz;

Misafirperverlik hususunda dünyanın sayılı toplumlarından biriyiz. Biraz ahbaplık kurduğumuzu evimize davet eder, sofra kurar, herhangi bir kusur olmaması için elimizden geleni yaparız. Hatta kalacak yeri yoksa ‘yorgan-döşek’ bile veririz.

Toplumsal birlik ruhumuz çok kuvvetli. Darlıkta, toplumsal bunalımlarda ve tehlikelerde kenetlenebiliyor, birlik görüntüsü çizebiliyoruz. Bu kenetlenme bu toplumun bölünmesi ile ilgili hesap yapanların daha çok fazla yapacak işi olduğunu müjdeliyor.

Milletimiz için bir hesapsızlık söz konusu. Kendisi yaşamını plansız ve gündelik yaşadığı gibi, toplumsal refleksin nasıl tecelli edeceği ile ilgili tahminleri de boşa çıkarabiliyor. Bu kadar plansızlığın olduğu karmaşayı, her şeyin takip edilip, hesaplandığı ve uzun-kısa vadeli planlarla dünyanın ve insanın dönüştürüldüğü bir çağda avantaja çevirebilen başka bir millet de yoktur sanıyorum. ‘Deli’nin ne yapılacağı kestirilemez, onun tutumlarına dayanan bir plan kurgulanamaz.

Geleneğimizde bir kaide vardır. Kişi kendisini düzeltsin, kibirlenmesin diye olumlu yönleri pek yüzüne söylenmezken, tam aksine olumsuz yönleri sıklıkla yüzüne söylenir ki kendine çeki düzen versin. Bu kadar övgü yeter de artar sanırım. Asıl olan kendimizi toparlamak adına yergidir. Şimdi de kusurlarımızı ifşa edelim;

Toplumsal vicdanın temeli olması gereken adalet duygumuz körelmiş durumda. Mevlana’nın dört kitabın özü “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma” dediği ilke hayatımızdan çoktan dışlanmış durumda.

En basit örnek toplum içerisinde bir şeytan, bir canavar gibi yaşayan torpil mekanizmamız. Mekanizma diyorum çünkü bu durum artık toplum yapısı içerisinde otomatik bir biçimde işlemekte ve ilerlemektedir. Çoğunluk bu hususta başkasının hakkını yemekten korkmamakta ve bunun üzerinde düşünmemektedir.  Bu torpil mekanizması maalesef toplumumuzca işlerin yürümesi için yapılması gereken bir zorunluluk olarak görülmektedir. Böyle bir şey yok mu? O halde şunu soralım: En basit işiniz için dahi bir yerlerde bir tanıdık arayan siz değil misiniz? Biz değil miyiz?

Gündelik hayatımız boğucu ve yorucu bir hal almış durumda. Birbirimize karşı garip bir tahammülsüzlük var. Bakın burada siyasi kamplaşmaları bir yana koyarak düşünmeye çalışıyorum. Yalnızca gündelik hayatta dahi ‘en kısa yoldan nasıl yırtarım?’ düşüncesi iliklerimize işlemiş gibi adeta. En basit işi arayan dahi onu tembelliğinin lehine çevirecek bir kurnazlık arıyor ve çoğunlukla da buluyor. Çalışmıyor, çalışmaya ve çalışana da tahammül edemiyor. Milletimizin aslında olumlu niteliklerinden biri olan ‘pratik zekâ’sı bu minvalde olumsuz olarak yansıysan bir hal alıyor.

Hemen hemen toplumumuzun tüm unsurlarıyla karşılaştığımız bir alan olan trafiği düşünelim şimdi de. Tepeden baktığınızda trafik akışımızla ilgili ne görüyorsunuz? Karmaşa değil mi? Öyle bir şey yok mu?  O halde en basit ve herkesin katıldığı bir sosyal alan olan trafik düzenimizle ilgili şu sorulara kendi vicdanınızda yanıt verin:

Yol sizin hakkınız değilken kaç kez bir arabanın ya da yayanın yolunu gasp ettiniz?

Kaç kez kırmızı ışıktan geçtiniz?

Gereksiz yere kaç kez kornaya basıp birilerini rahatsız ettiniz?

Kaç kez bir arabanın şoförünü el hareketleriyle tehdit ettiniz?

Seyir halinde giden bir arabanın arkasına neredeyse sıfır mesafe yaklaşıp, kaç kez selektörlerle taciz ettiniz?

Trafik diliyle ‘makas’ atarak kaç kişinin kaza geçirmesine ya da neredeyse kaza yapmasına sebep oldunuz?

En çok kullanılan ve en basit sosyal alan olan ve karşılığında menfaat olarak yalnızca gidilecek yere daha önce ulaşmanın elde edildiği trafikte dahi, tehdit eden, taciz eden, gasp eden insanlar para, makam, sosyal statü ya da bedensel veya psikolojik bir çıkarın olduğu yerde neler yapmaz ki?

Bir diğer ve de en önemli husus benim toplumsal keşmekeş olarak adlandırdığım konu. İç içe geçmiş, sınırların belli olmadığı bir toplum yapımız var. Kadın hakkı, çocuk hakkı, komşu hakkı, ana-baba hakkı, yaşlı hakkı, akraba hakkı, engelli hakkı, hayvan hakkı, bitki hakkı gibi hemen hemen herkesin hakkını iade eden bir dini ve öğretisi olan bir toplumun haklar konusunda bu kadar lakayt olması akıl almaz bir husus. ‘Haddini bil!’ gibi temel bir ilkeyi gündelik kavgalarda karşı tarafı sindirmek için kullanıyoruz yalnızca. Hakların lakayt bir tavırla bilmeyerek çiğnenmesinin nedeni küçüklükten beri çocuklarımızı girift bir sosyal alanda, bu sosyal alana bağımlı bir biçimde yetiştirmemizdir. Çocuk ya da birey bir sosyal alana bağlı olmalı ancak bağımlı olmamalıdır. Bağımlı olursa, kişilik ve özgüveni gelişmez, birey ve insan olduğunun farkına varmaz. İnsanı bilmeyince diğer insanlara da saygı duyması beklenmez. Bu yüzden bireye yani insana saygı duymak çocuğun haklarına ve özel alanına saygı duymakla başlar. Çocuk yontulacak bir odun değildir, insanın özüdür. Ayrıca kendi sınırları küçüklüğünden beri belirlenmemiş bir birey, başkasının sınırlarının da nerede başlayıp, nerede bittiğini bilemez.

Bireye saygı duyulmayan toplumlarda bilim ve sanat gelişmez. Bunun en temel nedeni öncelikle bilim ve sanatın bireysel bir faaliyet olmasıdır. Birey değersiz olursa bireyin düşüncesi, bireyin bilgisi de değersiz olur. Toplumsal yaşama atılarak öğrenilen şeyler daha değerli ve ayakta durmak için yeterli olur. Fazlası abesle iştigaldir. Bu yüzden maalesef ve maalesef ki toplumumuzda düşünce ve düşünenler değerli değildir. Bahsettiğim gibi bilginin ve düşüncenin değerli olabilmesinin yolu bireye saygı duymakla başlayacak, bilgimiz arttıkça da bireye olan saygımız artacaktır. Toplumsal kıyamın anahtarı kanaatimce buradan geçmektedir.

Haddini bil ilkesine uyarak, ben de haddimi bileyim ve notlarıma burada son vereyim. Kendimize nereden başlayarak çeki düzen vermemiz gerektiğine dair düşüncelerimi paylaşmak istedim. Netice itibariyle umut etmek gerekir çünkü

Güzel bir toplumuz vesselam!

 

Yazar Hakkında

Fikri AKSU

Tahmis Dergi'de doğdu. Hayattan beklentisi burada yazarak ölmektir.

Yorum Yap