Edebiyat

Tüketi(li)şimize

Zaman, bir çağlayan sessizliğinde sahip olduğumuzu zannettiğimiz her ne varsa katıp önüne, usul usul akarak kaçıyor takvim yapraklarının arasından. Ardından koşup yakalamak, tutmak ve bir daha hiç bırakmamak hissiyatı ve bunun imkânsızlığı bir tokat gibi çarpılıyor suratımıza. Kıymete haiz olan bütün güzellikleri; tekrarının, telafisinin, tamirinin, tedavisinin olmayacağını bile bile acımadan tüketiyoruz doyumsuz bir oburlukla.

İki cihanın yaratılmasına sebep o kutsal duyguyu, safiyane aşkı tüketiyoruz en başta. Tene dokunmaktan ibaret zannedip sevdiğimiz insanı hayatımıza aldığımızda, her şeyiyle bize ait sadık bir köle gibi yaşamasını bekleyerek. Her an yanımızda olmasını dilerken araya giren en küçük ayrılıkta dahi nefsimize yenilip, sadakat yeminimizi unutup başka limanlara açılarak ya da açılmaya meylederek. Hep bizim dediğimiz, istediğimiz olsun derken onun da hislerinin, hayallerinin, fikirlerinin olduğu gerçeğini göz ardı ederek. Harcıyoruz aşkı bu günlere bir daha dönemeyeceğimizi, o insanı bir daha sevemeyeceğimizi,  Herakleitos’un deyimiyle aynı ırmağa ikinci kez giremeyeceğimizi bilerek.

Dostluğu tüketiyoruz; işimiz düştüğünde, başımız sıkıştığında hatırlayıp yalandan bir hâl hatır sorma faslıyla yardım isteyerek. Yediğin içtiğin ayrı gitmezken ansızın, ortada geçerli bir sebep dahi yokken muhabbeti keserek. Zamanında verdiğin sözleri unutarak, kardeşten daha öte olduğunuzu iddia edip ardından tuzaklar kuran, gıybetini yapan, kırıp dökmekten geri durmayan bir düşmana dönüşerek. “Evvel refik badel tarik” sözünün gereği yoldaşın yoldan evlâ olduğunu ve önde geldiğini bilmiyormuş gibi yapıp, yeni yönlere yeni yüzlerle devam ederek. Tüketiyoruz dostluğu; bir zamanlar yüreğini mesken bellediklerimize hoşça kal bile demeden çekip giderek.

Vatandaşlık bilincini tüketiyoruz; “Vatanını en çok seven görevini en iyi yapandır.” sözünü unutup icraatlarımızın niteliğini değil niceliğini önemseyerek. Bitirilmesi gereken işlerin hallolmasını değil de dolması gereken mesai saatinin gelmesini bekleyerek. Devletin hangi kademesinde bulunursak bulunalım, ister cumhurbaşkanı isterse belediyede çalışan bir işçi olalım toplumdaki her bireye karşı ayrı ayrı sorumluluk taşıdığımızı görmezden gelerek. Milletimiz, devletimiz için çaba sarf etmeyerek, emek vermeyerek, her karışına yüzlerce şehidin canını feda ettiği, kanıyla suladığı bu toprakları küçümseyip artık bize yetmediğini iddia ederek. Yitiriyoruz vatandaşlığımızı; cennet yurdumuzu entrikalarla, ihanetlerle, sömürülerle cehenneme dönüştürüp sonra da burada yaşanmaz kardeşim, deyip çekip gitmeye yeltenerek.

Samimiyeti tüketiyoruz; kalbimizde vuku bulan gerçekleri günün genel geçer ritüellerinin maskesine gizleyerek. Olduğumuz gibi görünmeyi başaramazken göründüğümüz gibi olmak gerektiği gerçeğini de kabullenmeyerek. Saniyede bir fikir değiştirip inandığımız davanın adamı değil yaşadığımız zamanın insanı olmanın daha çok kâr getirdiğini düşünerek. Savunduğumuz değerleri çıkarlarımız çatışınca terk ederek, hangi açıda olursak olalım 90 derece dönmeyi meziyet zannederek. Tüketiyoruz samimiyeti; sevinç sebebi hallerimize üzülüp ağlamanın lâzım geldiği çoğu yerde gülerek.

Çocukluğu tüketiyoruz; Eylül’lerin, Leyla’ların o küçücük bedenlerini sanki dünyada fazlalıklarmış gibi telakki edip nefeslerini kesenlere karşı; nefesimizi tutmuş halde, sesimiz çıkmadan sadece Allah’a havale edip çekildiğimiz köşede olayların kendi kendine çözülmesini bekleyerek.

Çocukluğu tüketiyoruz; Eylül’lerin, Leyla’ların o küçücük bedenlerini sanki dünyada fazlalıklarmış gibi telakki edip nefeslerini kesenlere karşı; nefesimizi tutmuş halde, sesimiz çıkmadan sadece Allah’a havale edip çekildiğimiz köşede olayların kendi kendine çözülmesini bekleyerek. Onların öldürülüşüne, gülüşlerinin söndürülüşüne gayri ihtiyari yazık oldu, vah yavrum gibi saman alevi mahiyetinde sözlerle tepki vermekle yetinerek. Cahiliye devrinde yaşananları duydukça, okudukça dehşete düşerken güya şu modern denen küreselleşen çağda karşılaştığımız vahşetlere, cinayetlere, haysiyetsizliklere alıştığımızı fark etmeyerek. Tüketiyoruz çocukluğu ve hepsinde insanlığı, insanlığa dair duyguları, bizi eşref-i mahlûkat yapan, meleklerden de daha yüce konuma taşıyabilecek olan sıfatlarımızı, tıkayarak kulaklarımızı, kapatarak gözlerimizi gün be gün azar azar yitirdiğimizi duymayarak, görmeyerek.

Korkularımızla yüzleşecek cesaretten yoksun kalbimiz. Halimizden anlayacak kimse yok Halim olan Rabbimizden başka. Modern çağın getirdiği beton yığınlarının arasında kaybettik merhametimizi. Ömrümüzü bir ev sahibi olmak için çalışmakla harcayıp sonra kendi ellerimizle kendimizi ve ailemizi o evin içine hapsettik. Doğadan, tabiat anadan, topraktan uzaklaştık, ondan geldiğimizi ve ona döneceğimizi unutarak. Dağlardan şehre indikçe ve aradaki mesafe büyüdükçe yabanileştik, zalimleştik, bedenen olmasa da ruhen çirkinleştik.

Bayılıyoruz kan dökmeye, acı çektirmeye, yoksulu ezmeye, yetimi, öksüzü itmeye… Kur’an-ı Kerim’in yerine moda dergilerini, ekonomi haberlerini, prestij ödül törenlerini rehber ediniyoruz. Örnek aldığımız insanlar arasında Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) yok artık onun yerine falanca filmin galasında öne çıkan aktörü, en çok dinlenilenler listesinde ilk sırada yer alan fenomen ünlümüzü takip edip aile yaşantılarını, ev içi hallerini, özel hayatlarını, hobilerini öğrenmeye ve onlar gibi olmaya çalışıyoruz.

İnancımız ezberlediğimiz ilmihal bilgilerinden, birtakım bedensel ritüellerle sadece görünüşte gerçekleştirdiğimiz içi ihlasla doldurulamamış ibadetlerden ibaret. Hayat Bilgisi dersleri adı altında öğrendiğimiz, her açıdan sağlıklı bir toplum olabilmek için yapmamız gerekenlerin listesi ilkokul karnelerimizde kaldı. Notumuz kaç mı? Tabi ki “pekiyi”(!)

Yazar Hakkında

Şaduman Tatlı

Yorum Yap