Ayın Konusu Edebiyat

Türkçe Giderse Türkiye Gider

Eldeki sınırlı malzemeyle, sınırsız ürünler ortaya koyulabilen tek alan dildir. Ve Türkçe gerek yapı gerekse anlam itibariyle dünya dillerinin en zengini, en gelişmişidir. Haşmetli bir hükümdarın ülkesini temsil etmesi gibi Türkçe de uzun yıllar Türk ulusunun her alanda temsilcisi olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Nihat Sami Banarlı, ” Bizim dilimiz bir imparatorluk dilidir. Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz.” derken dil ve millet arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir.

Asırlar boyunca damlalar halinde adeta bir altın süzgecinden damıtılarak biriken bu dil ummanı tasavvur edemeyeceğimiz güzelliklerle, tahayyül edemeyeceğimiz hazinelerle doludur. Tarihten, coğrafyadan, edebiyattan tutun da din,bilim,felsefe adına önceye ve sonraya dair, açığa vurulan yahut bir sır gibi tutulan her ne varsa işte burada durmakta.

Oysa bizler Divan edebiyatının usta şairlerinden Hayali’nin “O mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler.” mısrasındaki, ahvalinden habersiz ev sakinleri gibiyiz. Sahip olduklarımızın farkına varmaksızın, dönüp bakmaksızın, anlamaya çalışmaksızın nefes alıp vermeye devam ediyoruz. Ve bu amaçsız oksijen değişimine dayanan, serüveni de “yaşam” kelimesiyle tanımlama gafletinde bulunuyoruz.

Bir dilin yabancı dillerden etkilenerek onların tesirinde kalıp özünden uzaklaşması, bir milletin başka milletlerin manda ve himayesi altında bulunması kadar tehlikelidir. “Önümüzde iki yol var: Ya uyanıp dilimizi koruyacağız ya da iki nesil sonra Türkiye diye bir ülke, Türkçe diye bir dil kalmayacağını kabul edeceğiz, seçim sizin. Türkçe giderse Türkiye gider.” diyen Oktay Sinanoğlu’nun ikazına kulak verelim. Zira burada dilden kasıt alfabedeki harfler yahut şekiller değil bir ulusun kültürü, inancı, geleneği,tarihi velhasıl mevcudiyetini ayakta tutan yapı taşlarının cümlesidir.

Peki dil nasıl korunur, bunun için ne yapmak, nasıl davranmak gerekir? Öncelikle dilin oluşmasını sağlayan, çekirdek haznenin yani ortak kültürün, inancın, ahlakın üzerine eğilmek gerekir. Elbette bizim dinimizde iki günü birbirine denk olan ziyandadır, elbette bizi sadece çalışmak, çok çalışmak kurtaracaktır. Yeni diller öğrenmeye, yeni yerler keşfedip, yeni icatlar yapmaya her gün bir adım daha ileri gidip, medeniyet yapısına bir tuğla daha koymaya mecburuz. Önemli olan Atatürk’ün yüce Türk milletine hedef olarak koyduğu muasır medeniyetler seviyesine geldiğimiz ve kendimize dönüp baktığımız zaman kendimizi Türk olarak görmeye devam edip etmediğimizdir. Ve Türk kalmak Türkçe konuşmaya, Türk gibi yiyip, içip, oturup kalkmaya velhasıl her iş, oluş, hareket ve durumda Türk gibi yaşamaya devam etmek demektir.

Yeni bir dil öğrendiğinde bile bunu kendine ar sayarak konuşmaktan hatta duyulmasından çekinen atalarımız elbette değişimin dille birlikte gelişip yayıldığının bilincinde idiler. Bu yüzden Göktürkler bulunduğu coğrafyadan ayrılmak istememiş, Çinlilerin içine karıştıklarında başta dilleri olmak üzere bütün kıymete haiz değerlerini kaybedeceklerini kestirebilmişlerdi. Bu sayededir ki bizlere sonsuzluk taşları anlamına gelen bengi taşlar üzerine saf, katıksız bir öz Türkçe ile kazınmış Göktürk kitabelerini bırakabildiler ve bu hassasiyetle asırlar sonrasına hitap edebilme bahtiyarlığına nail olabildiler.

Mısra benim haysiyetimdir

“Türkçem benim ses bayrağım” diyen Fazıl Hüsnü Dağlarca misali dilimizi, birlik ve bütünlüğümüzün simgesi bilmeli ve üstünde hassasiyetle durulması gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. “Bu dil ağzımda annemin sütüdür” diyen Yahya Kemal gibi Türkçe’nin her türlü fazlalıktan ve yabancılıktan arınmış halini yeniden keşfetmeli ve korumaya gayret göstermeliyiz. Biz de “mısra benim haysiyetimdir” diyebilmeli, lisanımıza sürülme ihtimali olan en ufak bir lekeye dahi meydan vermemeliyiz.

Dil doğup büyüyen, gelişen hatta kullanılmadığında, sahipsiz bırakıldığında ölen canlı bir varlıktır ve bizim onda emeğimiz olduğu kadar onun da bizim üstümüzde mutlak hakları vardır. Okuduğumuz şiiri, dinlediğimiz türküyü, farklı yörelerde yaşayan kardeşlerimizin ağız ve şivelerini anlayabiliyor, birbirimize karşılıklı olarak yeni ve farklı güzellikler katabiliyorsak bu dil sayesindedir. Bu yüzdendir ki her medeniyet sade ve sadece diliyle tamamlanıp, gücünü evvelinden, geleneğinden alan modernite dediğimiz çağdaşlıkla kaim bir bütünlük oluşturabilir. Bu kaidelere uyulmadan çeşitli eserlere yönelik yapılan çeviriler dahi o ürünün ortaya konulduğu ana dilindeki tesirini kaybeder. Zira dil birtakım sembolik ifadelerden hasıl olan aritmetiksel sistemden daha fazlası ve daha ötesidir.

Bir milletin duygularını, düşüncelerini, sevinç ve elemlerini sadece o dili paylaşanlar eksiksiz ve doğru bir şekilde anlayabilir. Dil, somut göstergelerin soyut kavramlarla sentezlenerek meydana getirildiği karıştırılması karışıklığa sebebiyet verecek özel bir karışımdır.

Goethe, bir dilin gücünün yabancı unsurları atmakta değil onları kendi içinde hazmetmesinde saklı olduğunu söylerken aslında dilin keskin çizgilerle sınırlandırıldığı, giriş çıkışların yasaklandığı bir alan olmadığını ifade etmeye çalışmıştır.

Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suç dilinin çiğnenmesidir.

Dil, her kuşağın yeni ve taptaze bir tohum serptiği toprak gibidir. Ana dil eşittir toprak ana demektir. Bırakılan her tohum uygun bir şekilde işlenerek sindirildiğinde dilimizi geliştirmeye ve zenginleştirmeye katkı sunacaktır. Nasıl ki bir bahçedeki fidanlar gelişigüzel dikilmeden, gün ışığına, suya olan ihtiyacı, benimsediği toprak türü, kayaç yapısı göz önüne alınarak yetiştirilmek zorundaysa ithal edilen kelime ve cümleler de kök, gövde, anlam yapıları itibariyle uygun eklerle birleştirilmek, biri diğerini gölgede bırakmayacak, gelişimine engel olmayacak şekilde yerleştirilmek zorundadır. Ancak bu sayede menbaı oluşturan merkez dil gelişirken değişmeden, özünü kaybetmeden gerçek mahiyetini koruyabilecektir.

Schiller’in de söylediği gibi “Dil bir ulusun aynasıdır. Bu aynaya baktığımız zaman orada kendimizin gerçek yankısını görürüz.” Alper Tunga’nın acısını, Kürşad’ın kahramanlığını, Yunus Emre’nin virdini, Karacaoğlan’ın rintliğini bize ulaştıran ve yaşatan dildir. Dil sayesinde Karamanoğlu Mehmet Bey olur ferman keseriz, Aşık Paşa’ya uğrar Türkçemizin geçirdiği zorlu evreleri dizelere dökeriz. Kaşgarlı Mahmut’a koşup, Ali Şir Nevai ile coşar ve onların Türkçe’yi diğer dillerle karşılaştırarak, bilimsel bir metotla nasıl bir kez daha öne çıkardıklarına şükran ve minnet duyarak tanıklık ederiz.

Walter Lanoor “Bir ülkenin kanunlarının çiğnenmesinden sonra en büyük suç dilinin çiğnenmesidir.” demişti. Haydi iğneyi biraz da kendimize batıralım ve acısa da dürüstlükten yana olarak kendimize şu soruyu soralım: “Acaba biz kaç kere bu suça iştirak ettik kendi hür irademizle?”

Yazar Hakkında

Şaduman Tatlı

Yorum Yap