Aktüel Ayın Konusu

Türkçe Yoksa Sen de Yoksun

“Türk demek dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır.”

M. K. Atatürk

Kanadalı iletişim uzmanı Marshall McLuhan 1967 yılında “Araç Mesajdır” (The Medium is the Message) adlı bir kitap yayınlar. McLuhan bu kitapta insan, teknoloji ve medya ilişkisi ekseninde iletişim konusunu ele alır. Kitabın adı yazarın anlatmaya çalıştıklarının özeti niteliğindedir.

“Araç Mesajdır” şeklinde Türkçeye çevirebileceğimiz bu cümleyle McLuhan iletişimde aracın mesajın kendisinden daha önemli olduğunu, araçla mesajın aynılaştığını dile getirir. Ona göre bir mesajın bize ne biçimde, ne ile ve nasıl aktarıldığı önemlidir. Örneğin bir haberin veya düşüncenin gazeteden, radyodan, televizyondan veya internetten aktarımı o mesajı araca göre biçimlendirir ve tamamen farklı kodlamalar oluşturur. Bir sinema filminde, bir romanda ya da bir sosyal medya ortamında okuduğumuz/izlediğimiz herhangi bir şeyin yansımaları bize bambaşka anlamlar kazandırır. Araç sadece bir taşıyıcıdan ibaret değildir. Mesajın iletilmesinin ötesinde bizim düşünce ve algılama yapılarımızı yeniden inşa eder. Günümüzde aracın mesajın iletimindeki etkisi öylesine ileri bir noktaya ulaşmıştır ki artık araç mesajdan bağımsız düşünülemez hatta mesajın kendisi haline gelmiştir.

McLuhan araç mesajdır iddiasını tamamen medya (her türlü yazılı, sözlü ve görsel iletişim mekanizmaları) üzerinden biçimlendirir. Etkileşimde olduğumuz her araç insanın bir uzantısı, bir parçası haline gelir. Kullandığımız cep telefonu, vakit geçirdiğimiz sosyal medya ortamı, izlediğimiz televizyon programı, çektiğimiz fotoğraf, tercih ettiğimiz marka gibi birçok şey…Tüm bunlar bir algı oluşturur ve çevremize bir mesaj verir. Verdiği mesaj bizim kim ve ne olduğumuzun çok önemli bir parçasıdır.

McLuhan’ın öne sürdüğü iddia ne ölçüde doğru ve isabetlidir bilemiyorum. Yazarın düşüncelerini dile getirdiği yıllarda teknoloji ve buna bağlı olarak gelişen ve değişen iletişim imkân ve çeşitlilikleri günümüzdeki koşullardan çok uzaktaydı. Hepsi bir tarafa internet yoktu. Sadece internetin yaşantımıza yaptığı etki ve değişimler inanılmaz boyutlara varmıştır. Tüketim hızımızı ve hırsımızı da işin içine kattığımızda karşımıza çıkan tablo McLuhan’ın kayda değer oranda haklı ve öngörülü olduğunu gösteriyor. İletişim söz konusu olduğunda araç tümüyle mesajdır diyemesek de araç mesajın çok önemli parçasıdır diyebiliriz.

İletişim bağlamında baktığımızda insanların tercih ettikleri mecralar ne kadar çeşitlilik gösterse de hepsinin bir ortak noktası vardır. Bu ortak nokta dildir. Hemen hemen her iletişim mecrasında dil kullanılır. İnsanlar arasında iletişimi sağlayan en temel unsur dildir.

Dil, insanların duygu ve düşüncelerini anlatmak, birbirleriyle iletişim kurmak için kullandıklarım yazılı ve sesli semboller bütünüdür. Dil, toplumdaki bireylerin birbirlerini anlamaları, uyum sağlamaları, birlikte hareket edebilmeleri ve tüm manevi değerlerini geleceğe aktarabilmeleri noktasında en önemli enstrümandır. Dil, bir toplumun hayatı ve dünyayı algılama ve ifade etme biçimidir.

Bir toplumun dili ne kadar zengin ve güçlüyse o toplumun kültürü de aynı oranda zengin ve güçlüdür. Çünkü kültürün en önemli ve belirleyici ögesi dildir. Mehmet Kaplan dilin kültürün en önemli unsuru olduğunu belirttikten sonra şöyle der: “Dil, duygu ve düşüncenin adeta kabıdır. Bir milletin bütün duygu ve düşünce hazinesi, dil kabına veya kalıbına dökülür ve bu dil kabı ile yerden yere, nesilden nesile aktarılır. Yazı, dilin sesini kaydeden bir vasıta olarak dilin bir parçasıdır. Fakat kültür, söz ile de bir millet arasına yayılır. Dil kültürün temeli olduğuna göre, bir milletin dili ifade ettiği sözlü, her şey kültür kavramına girer. Sabahtan akşama kadar evde, sokakta, işyerinde konuşan halk, farkında olmadan dil tarlasını eker, biçer. Dilin duygu ve düşünce ile dolmasının sebebi, günlük hayata çok yakın olmasıdır.”

Hiçbir Şey Dil Kadar Önemli Değildir

Peki, günümüzden yüzlerce yıl önce yaşamış Çinli düşünür Konfüçyüs dil hakkında ne diyor: “Bir ülkenin yönetimini ele alsaydım, yapacağım ilk iş, hiç kuşkusuz dilini gözden geçirmek olurdu. Çünkü dil kusurlu ise, sözcükler düşünceyi iyi ifade edemez. Düşünce iyi ifade edilemezse, görevler ve hizmetler gereği gibi yapılamaz. Görev ve hizmetin gerektiği şekilde yapılamadığı yerlerde âdet, kural ve kültür bozulur. Âdet, kural ve kültür bozulursa adalet yanlış yollara sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

Konfüçyüs’ün sözlerinden hareketle diyebiliriz ki: Dilde bozulma varsa başka birçok yerde de bozulmalar vardır. Dilde bozulma meselesine ülkemiz üzerinden, anadilimiz Türkçe üzerinden bir göz atalım. Sokakta, çarşıda, alış veriş merkezlerinde reklam ve mağaza tabelalarına bakınca neler görüyoruz.

Ben maalesef “pasha, shalgam, kebapchi, yemish, gorush, donerchi, whisne, efendy, ketchap” gibi ne olduğu belirsiz Türkçe-İngilizce kırması ucube kelimeler görüyorum. Türkçe ya da Türkçeleşmiş bir kelimeye İngilizce görünümü verme çabası. Sokaklarda ve medyanın çeşitli mecralarında doğrudan İngilizce kelimeler kullanma alışkanlığına üzülürken iş Türkçeyi İngilizceye benzetme girişimine dönüştü. Bunun gibi örneklere rastladıkça ben meseleyi Türkçenin kirlenmesi/bozulması değil Türkçenin katledilmesi/yok edilmesi olarak değerlendiriyorum.

Bir insan bunu ana diline neden yapar? Bunu dilimize, Türkçemize neden yapıyoruz? Ben bu durumu düşündüğümde en ufak mantıklı bir izah bulamıyorum. Dile bunu yapmanın haklı bir gerekçesi asla olamaz. Bu açık ve net bir şekilde yozlaşmadır, kendi değerlerimize yabancılaşma ve bu değerleri ötekileştirmedir. Cehalettir, hem de cehaletin ileri bir seviyesidir.

İşin vahim tarafı bu yozlaşma ve yabancılaşma her geçen gün daha kötüye gidiyor. Türkçe sözcüklere İngilizce görünümü vermek de yeterli gelmemiş olacak ki artık sözcüklere “q,w,x” harflerini de ekliyorlar. Türkçedeki ses ve dilbilgisi yapısını da bozup ortada Türkçe bir şey kalmayana kadar devam eder bu gidişat eğer dur diyemezsek.

Amerikan filmlerinin dublajlarından fırlayan ifadeler de yerli dizi ve filmlerde, hatta günlük hayatta bile kullanılır oldu. “Korkarım, size katılmıyorum. Aman tanrım! Hey dostum, senin sorunun ne? Sana yardım etmeme izin ver. Neden kendine bir iyilik yapmıyorsun vb.”

Dilimizin, Türkçemizin bu hale gelmesi ya da getirilmesinin birçok sebebi var elbette. İngilizcenin dünyada baskın dil olması, teknoloji üretemiyor olmamız, Türkçe eğitimindeki yetersizliklerimiz gibi bir yığın haklı gerekçe sıralanabilir. Ancak bana göre temel sebep insanımızın, özellikle gençlerimizin içinde bulundukları kültürel boşluk. Bu boşluğun giderilememesi yozlaşmayı ortaya çıkarıyor. Aşağılık kompleksi ve özenti içindeki büyük bir kitle Türkçeyi bu hale getiriyor.

“Dil, insanın evidir”, diyor Heidegger. Dil, kültürü taşıyan ve onu muhafaza eden en temel araçtır. Dil, kültürün aktarıcısı, taşıyıcısı ve koruyucusudur. Türkçeyi evimiz gibi görüp gereken hassasiyeti göstermeliyiz. Türkçeyi sevmeli, ona sahip çıkmalıyız. Bence meselenin çözümüne yönelik atılması gereken ilk adım budur. Türkçeyi sevme ve sahip çıkma hassasiyetinin topluma kazandırılması. Aksi takdirde alınacak diğer tüm tedbirler etkisiz kalacaktır. Yasal düzenlemelerin yapılması, okullardaki Türkçe öğretiminin gözden geçirilmesi, yabancı dil eğitimi ve yabancı dilde eğitim kavramlarının ne olduğunun akademisyenlerce ortaya konulması gibi yapılabilecek birçok iş vardır. Ancak tekrar etmekte fayda var ki kendi dilini sevmeyen, sahiplenmeyen hatta küçük gören bir kitle var olduğu sürece bu tahribatın önüne geçmek mümkün değildir.

En başa dönecek olursak; ne diyordu McLuhan, araç mesajdır, araç mesajın kendisidir. O araç dildir, Türkçedir. Türkçe bizim kim olduğumuzdur. Kültür dil ile kaimdir. Dil yoksa, Türkçe yoksa kültür de yoktur. Kültür yoksa biz de YOK’uz.

 

Yazar Hakkında

Ahmet Özaysın

1984 yılında Afyonkarahisar’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini bu şehirde tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu. Mezun olduğundan beri devlete bağlı okullarda Türkçe Öğretmeni olarak çalışıyor. Evli ve bir çocuk babası. Mersin’de yaşıyor.

Kendisini bildi bileli kitap okur. Kitapsız bir yaşam hayal edemiyor.

Bir edebiyat tutkunu. Roman ve hikâye okumak onun için büyük bir zevk. Edebiyat dışında felsefe, sosyoloji ve psikoloji gibi konularla ilgilense de en çok ilgisini çeken mevzular bilim ve tarih olmuştur. Okumak kadar yazmayı da çok sever. Yıllardır öykü ve denemeler yazmaya çalışıyor. Ayrıca fotoğraf sanatıyla da amatör olarak ilgileniyor.

Emekli olduktan sonra, kendine bir kitapçı dükkanı açıp, vaktinin çoğunu orada kitap okuyarak ve kitapseverlerle uzun uzun hasbihal ederek geçirmek istiyor.

Yorum Yap