Kültür-Sanat

 Uçurtma Avcısı

Göçle yoğrulmuş bir yolculuk. Göç, kaderin bir cilvesi değil mi? Gurbetin vücut bulmuş hali… İnsanın dünyaya ayak basmasıyla beraber başlayan ve belki de insanın dünyadan el çekmesiyle sona erecek; kimimizin gözünde kısacık bir anlam ifade eden, kimimize ise upuzun gelen bir serüven. İşte Uçurtma Avcısı ’da bu upuzun serüvenin içinde fark edilmemiş küçücük bir çocuğun, uzun yıllar vicdanında biriktirdiği gurbeti, sılayı ve pişmanlığı anlatıyor.

Film, Amir isminde bir Afgan göçmenin çocukluk yıllarında birlikte uçurtma uçurdukları can dostu Hasan ile yaşadıkları trajik öyküyü gözler önüne sürüyor. Amir’in mutlu ama kısa süren çocukluğu ve ardından uzun yıllar devam edecek olan mutsuzluğu üzerine kurulu. Peki, neydi onu mutsuz eden şey? Ülkesinden ayrılması mı yoksa vicdanından uzaklaşması mı?

ucurtma1

Nar Ağacının Hikayesi..

Hikâye, 1970’li yıllarda Afganistan’ın Kabil şehrinde geçer. Amir ve Hasan, Amir’in zengin olan babasının evinde büyümüş iki yakın arkadaştırlar. Daha doğrusu Hasan, ev işleri ile ilgilenen kâhyanın oğludur. Hasan, temiz kalpli, cesur, doğru sözlü ve sadık bir çocuktur. Buna karşın Amir, biraz vefasız biraz da korkaktır. Aynı zamanda Amir, hikâye yazmayı ve okumayı çok sever. İki kafadar arkadaş, virane olmuş bir yerde ayakta kalmış bir nar ağacının altında sık sık buluşurlar. Benim de en sevdiğim bu sahnede, kızarmış nar meyvelerinin gölgesi altında Amir, Hasan’a onun en sevdiği hikâyeyi okur. Öyle ki Amir aynı hikâyeyi yüzlerce kez ona okumuştur. Vefanın ve sadakatin timsali olan Hasan, Amir’i yürekten sever ve ona asla kıyamaz. Amir her ne kadar bu sevgiyi hak etmese de. Sanal dünyada da olsa böyle saf ve samimane bir dostluk görmek, insanı hakikaten mutlu ediyor. Bu sahneyi gördükten sonra derinlere daldım birden. Bir hiç uğruna kopup giden dostluklar belirdi gözümün önünde. Hasanların sayısı o kadar az ki artık, sahte dostlukların çoğalmasından korkuyor insan.

ucurtma2

Nar ağacı hikâyesinden bahsettikten sonra filme de adını veren uçurtma yarışlarına da biraz değinmek istiyorum. Uçurtma yarışları filme ayrı bir güzellik katmasının yanı sıra, bize de alıp götürüyor uzak diyarlara. Zaman zaman düzenlenen bu yarışlar, Afganistan semalarını alışılmışın dışında bir renge boyar. Belgesellerden de aşina olduğumuz üzere, toprağın ve yine onun üzerinde çekilen çilelerin rengini anımsatırcasına, güneş sarısı kahverengi ile özdeşleşmiştir sanki Afganistan. Bunun en güzel örneği esmer yüzlü Afgan kızının fotoğrafı değil mi? Toprağın çilesi yüzüne aksetmiş ve gözleri sanki gökyüzünde uçan masmavi uçurtmalar gibi. Amir ve Hasan da bu topraklarda büyümüş, gözleri, tıpkı yürekleri gibi sevinç dolu iki can ciğer dost… Ve uçurtma sevdalısı bu iki dostun mutluluğu çok sürmez. Amir’in anlamsız korkusu yüzünden ve bir anlık nefsine yenik düşüp Hasan’ı hırsızlıkla itham etmesinden dolayı yolları ayrılır. İnceldiği yerden kopar dostlukları. Tıpkı gökyüzünde birbirini düşürmek için kıyasıya yarışan ve sonunda ipliği kopan uçurtmalar gibi…

ucurtma3

Gurbet içinde gurbet

Tüm bunlar yaşanırken Aralık 1979’da Sovyet istilası başlar. Amir’in babası komünizm karşıtıdır ve ülkeden ayrılmak zorundadır. Taliban rejimi de Afganistan’da hüküm sürmektedir. Bütün bu olanlar yüzünden, Hasan ve babası bir gece ülkeden apar topar ayrılır ve Amerika’ya göç eder. Hasan Amerika’da üniversiteyi bitirir ve nihayetinde hikâyelerini tamamlayarak yazar olma hayalini gerçekleştirir. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen ihanet ve suçluluk duygusu Amir’i hiç rahat bırakmaz. Yıllar sonra Hasan ve karısının Taliban tarafından öldürüldüğü haberini alır. Bunun üzerine bir zamanlar ihanet ettiği çocukluk arkadaşının başı dertte olan oğlunu kurtarmak için Taliban yönetimindeki Afganistan’a geri döner. Ve Amir, sonradan yeğeni olduğunu öğrendiği çocuğu Taliban’ın elinden kurtarıp tekrar Amerika’ya döner. Belki de bu şekilde yüreğini sızısını dindirecektir kim bilir.

İşte Uçurtma Avcısı, Amir’in bu çileli göç yolculuğunu anlatır. Amir karakterini düşündüğümde, filmi, insanlığın geldiği noktayı göstermesi açısından da takdire şayan buluyorum. Amir’in içine düştüğü vicdan azabını bir tarafa bırakırsak günümüzde öyle acınası hayatlar var ki Amir’in yaşadığının çok çok ötesinde. Savaşın pençesinden kurtulabilmeyi başarmış fakat mutluluğu henüz tadamamış yüzlerce masum çocuk. Ve bir tarafta Allah’a tevekkül ve teslimiyetini küçücük yürekleriyle zalimin yüzüne haykırabilen ve çehresi aydınlık bir geleceği haber veren çocuklar… Göç, gurbet, sürgün, kan ve gözyaşı aldırmadan ümitvar olan bu insanları hatırladıkça acaba asıl gurbeti yaşayan ben miyim diye düşünüyorum bazen. Gurbet içinde gurbet… Aramızda yaşayan bu kadar Muhacir varken acaba Ensar olabildim mi? Ya da tüm bunlar benim de bu dünya da bir göçmen olduğumu hatırlattı mı bana? Ne yazık ki hayır. Fakat bir şeye inancım sonsuz. Nasıl ki göç, Amir’i olgunlaştırdı ve onu ata yurduna geri getirdiyse, bizi de bir gün mutlaka olgunlaştıracak ve kendimize getirecek.

ucurtma4.png

Uçurtma Avcısı romanın yazarı Hüseyni de tıpkı Amir gibi Afganistan Kabil doğumlu. Doğduğu sırada Afganistan’da Monarşi var. Ve babasının işi dolayısıyla 1970 yılında İran’a yerleşirler. Üç yıl burada yaşadıktan sonra tekrar kabile geri dönerler. Yıllar sonra Afganistan’da darbe ile Monarşik yönetime son verilip Cumhuriyet ilan edilir. Bu süreçte de Sovyetlerin etkisi ile Komünist baskı baş gösterir. Bundan dolayı Hüseyni ve ailesi 1976’da tekrar Paris’e göç eder, 1980’de ise ABD’den sığınma hakkı kazanıp Kaliforniya’ya yerleşirler. Tıpkı kitapta olduğu gibi filmde de bu göç dolu serüven anlatılır. Filmde daha çok olaylar ağır basarken romanda ekseriyetle duygular ön plana çıkıyor. Bu yüzden filmden önce kitabın okunmasının faydalı olacağını düşünüyorum.

Filmde kuşkusuz romanın bir armağanı olan güzel replikler var. Babasının içki içtiğini gören Amir, ‘’ içki yasak değil mi?’’ diye sorar. Babası ise şöyle cevap verir:

 Sadece tek bir günah vardır o da hırsızlık. Diğer tüm günahlar hırsızlığın bir çeşididir. Bir adamı öldürdüğünde bir hayat çalmış olursun. Karısının elinden bir çocuğu, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeği bilme hakkını çalarsın. Çalmaktan daha alçakça bir hareket yoktur.

Ve dostluğun belki de en güzel tanımını yapar Hasan şu sözleri ile:

‘’Senin için bin tane olsa yakalarım’’

Kamyonda giderken nefes alamayan Amir’e ise babası, ‘’bir şiir aklına getir’’ der ve Amir Mevlana’dan şu güzel şiiri okur:

Geldiysek buraya uyumaya,
uyuşuk kullarındanız.
Geldiysek uyanmaya,
onun ellerindeyiz.
Geldiysek ağlamaya,
bulutları yağmur dolar.
Geldiysek gülmeye,
onun şimşeği oluruz.
Geldiysek öfkeye ve savaşa,
cevabı gazabı olur.
Geldiysek barışa ve af dilemeye,
cevabı sevgisi olur.
Bu karmaşık dünya, kimiz biz?

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Göçle başlayıp göçle nihayete eren Uçurtma Avcısı filminde, Amir’in bu çileli yolculuğunun yanı sıra vicdanında yaşadığı gel-git ön plana çıkıyor. Doğrular ve yanlışlar arasında yaşadığı bir göç. İnsanoğlu da böyle değil mi zaten? Kopup sonsuza giden bir uçurtma gibi…

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap