Aktüel

Ünlü Olmak Ya Da Olmamak

Sessiz, ünsüz yaşa… Ünü sevme, ünü sevmediğini de nefsine duyurma. Sonra onu yüceltmiş olursun.”

Şan, şöhret, ün, nam; popüler olmak, meşhur olmak, pohpohlanmak, el üstünde tutulmak, alkışlanmak, yüceltilmek, övülmek, görülmek, bilinmek, duyulmak ve hatta tapılmak… Evet, adına ne derseniz deyin hepsi aynı kapıya çıkar bizim literatürde. Bazen can yakan, bazen de cep yakan türden kelimelerdir bunlar. Öyle herkes yaklaşamaz yani. Yaklaşabilenler de nadirdir zaten. Bu yüzden kimisi “ünlü” kimisi “ünsüz” olmuştur bu hayatta.

Ünlü olma ya da olmama mevzusu üzerinde kalem oynatmak zor olsa gerek diye düşünüyorum. Nasıl ki garibanın hâlinden gariban anlar, ünlü birinin hâlinden de ünlü olan biri anlar herhâlde. Hani dedim ya bazı insanlar nadirdir diye, o insanların düşünce dünyalarına da ulaşabilmek öyle kolay değildir maalesef. Çünkü kendileri gibi duygu ve düşünceleri de erişilmezdir bazılarımız için. Belki de pek çoğumuz için. Ama olsun, biz öyle ya da böyle onların peşini bırakmayız asla. Bir imza, bir fotoğraf için bile olsa nice yârden, nice serden geçeriz. Onlar gibi giyinip, onlar gibi davranmayı yeğleriz; onlar gibi saç yapar, onlar gibi kendiliğimizden bir hayli uzak acayip havalara gireriz biz. Onlar olup çıkarız kısaca. Kendimizi kaybederiz onlara benzeme pahasına. Bu durumun olumlu veya olumsuz yanları vardır elbet. Ne kadar doğrudur ne kadar yanlıştır tartışılır. Kimimize gayet doğal, kimimize ise anormal gelebilir. Şu bir gerçek ki, ünlü olmuş birisi veya birileri kalbimizin bir köşesine taht kurmuştur mutlaka. Ya da biz, isteyerek oturtmuşuzdur onları oraya.

O yüzden bunun etik olup olmadığını sorgulamak ve tartışmak yerine sözü kendimize getirelim istiyorum. Kendimizden yola çıkarak bu mesele üzerinde kafa yormaya tabiri caizse. Çünkü biz kendimizden çok başkaları üzerinde kafa yoruyoruz genelde. Kendimizle yüzleşmenin ötesinde başkalarına öykünmeye gayret ediyoruz nedense. Kendimiz olalım derken kesinlikle bencillik anlamında söylemiyorum bunu. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde yer alan Kendini Gerçekleştirme yolunda, istidat ve kabiliyetlerimizi inkişaf ettirmeye matuf birtakım çabalar içerisine girmeyi kastediyorum. Şöyle ki, bu hayatta ünlü olmuş birileri hakkında yerli yersiz her şeyi soruyor ve gerekli gereksiz her şeyi merak ediyoruz. Bunu bazen abarttığımızı düşünüyorum. Biz diyorum çünkü kendimi de ara sıra fuzuli sayılabilecek bu türden işlere kaptırmaktan alıkoyamıyorum ne yazık ki. Bu yüzden kendimi ayrı bir kefeye koymuyorum. Sadece müşahede ettiğim bazı hakikatleri sizlerle paylaşıyor, yaptığımız yanlışların farkına varıp bunları en aza indirmeyi kayda değer buluyorum.

Gerekli gereksiz her şeyi merak ediyoruz demiştim. Ünlü birinin yaşını, eşini, çocuklarını, dilini, dinini, ırkını mesela. Daha çok şey sayabilirim fakat bunlar en bariz ve herkesçe az çok malum olan şeyler. Birkaç gün önce kendi başımdan geçen bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Evde oturuyoruz, hafta boyunca istisnasız her gün oynayan, isim olarak farklı fakat konu itibariyle birbirinin tıpa tıp aynısı olan dizilerden biri oynuyor. Kimimiz izliyor, kimimiz muhabbet ediyor, kimimiz de (tıpkı benim gibi) biteceği anı kolluyor. Bir ara benim de gözüm ekrandaki ünlü bir kişiye takıldı. Gayri ihtiyari “biraz yaşlanmış sanki’’ dedim. “Yok ne yaşlısı kendisi 45 yaşında, sevgilisi ise 25” dedi yanı başımda oturan dizi meraklısı bir yakınım. Bunu duyunca şaşırdım kaldım. Gerçi bunlar sıkça karşılaşılan olağan şeyler olduğu için şaşkınlığım pek de uzun sürmüyor doğrusu.

Biraz önce de ifade ettiğim gibi bazılarımız için böyle şeyler önem arz edebiliyor. Yahut alışılagelen şeyler olduğu için kimse kimseyi yadırgamıyor. Beni üzen şey ise bir şekilde ünlü olmayı başarmış kimselerin hayatlarının bazen bizim hayatlarımızdan daha çok ön plana çıkıyor olması. Başkalarının hayatlarına imrenmekten kendi hayatlarımıza imrenilecek şeyler katmaya fırsat bulamıyoruz desem daha doğru olur zannederim. Kendimizi yine kendi ellerimizle gölgeliyoruz çünkü. Kendimizi aşmamız ve kendimizle barışık olmamız gerçeğini bir türlü göremiyoruz.

Bir misal de dünyadan vermek istiyorum müsaade ederseniz. Hint sinemasının vazgeçilmez ismi: Aamir Khan. Hatırlarsınız geçenlerde Türkiye’ye gelmiş ve Türk hayranlarının müthiş sevgisi karşısında şaşkınlığını gizleyememişti. Bir haftaya çok şey sığdırmıştı aslında: İstanbul ve Ankara gezisi, Anıtkabir ziyareti, Maraş dondurmacısı ile olan mücadelesi, Kim 500 Milyar İster yarışmasına katılması, siyasiler, öğrenciler ve farklı çevrelerce ağırlanması… Bunlar hakikaten hoş şeyler. Bizim kültürümüze ait şeylere yabancı birinin değer vermesi ve kültürümüzden memnuniyet duyması insanı mutlu ediyor gerçekten. Şahsen ben de görmek ve bir iki kelam etmek isterdim kendisiyle. Aamir Khan’ı oyunculuk kabiliyetinin yanı sıra, sevgi, barış, kardeşlik dolayısıyla insanlık adına söylediği güzel sözlerden ötürü tanıyor ve ona hayranlık besliyoruz. Bunda ne beis var diyeceksiniz. Bence de yok zaten. Çünkü herhangi bir alanda nam salmış kişilere duyulan hayranlık eski zamanlarda olduğu gibi şimdi ve gelecekte de hiç kuşkusuz devam edecektir.

Peygamberler, âlimler, padişahlar, krallar, yazarlar, şairler, sanatçılar, aktörler, yönetmenler gibi pek çok insan tarih boyunca sevilmiş ve alkışlanmıştır. Fakat ne acıdır ki tarih bize hep aynı hakikati fısıldar durur. Yukarıda saydıklarım arasında öyleleri vardır ki bir alkışa dahi tenezzül etmemiş, öyleleri de vardır ki alkış olmadan ayakta kalamamıştır. Ve zannederim böyleleri için son büyük alkış ölüm olmuştur. Bundan sonrası ise hep kargış…

Evet, bazı insanlar henüz yaşarken ölmüş, bazı insanlar ise öldükten sonra dahi yaşamaya devam etmişlerdir. Aamir Khan’a yeniden dönecek olursak onun ünlü oluşundaki en büyük etkenlerin sinema ve yine onun aracılığıyla insanlığa yaptığı katkılar olduğunu söylemiştik. Fakat bu yazıda bizi ilgilendiren husus onun ünlü oluşunda ziyade, özellikle bizi ilgilendirmeyen konularda aynı hatalara sıkça düşmemiz ve aşırıya kaçmamız. Ben de merak edip baktığım için söylüyorum, Aamir Khan Müslüman bir ailenin çocuğu. Fakat onun dine bakış açısı, bazı kesimler tarafından zaman zaman eleştirilere maruz kalmasına sebep oluyor. Onun bu eleştirilere cevabı ise şöyle:

Ben insanların din ayrımcılığı yapmalarından nefret ediyorum açıkça. Ben aşırı dindar bir insan değilim. Bundan rahatsızlık da duymuyorum çünkü ben maneviyata daha çok değer veriyorum. Ben her gün Allah’a şükrediyorum, sadece günde beş defa ona şükretmek zorunda olduğumu düşünmüyorum. Ben her dakika ona zaten şükrediyorum. Başarılı olduğumda, üzüldüğümde, canım yandığında kısaca hayatın her anında zaten hiçbir aracı gerekmeksizin ben O’nunlayım.

İslamiyet’in birçok şartı var. Ben bunları yapıp yapmadığımın hesabını kimseye vermek zorunda değilim. Benim günahlarım da sevaplarım da sadece beni ve Rabbimi ilgilendirir. Benim anlatmak istediğim bu açıkçası. Muhafazakâr bazı kesimler, başkalarının ibadet ve inançlarına kendilerininkinden daha çok karışıyorlar. İnsanların kendi inançları sadece kendilerini ilgilendirmeli, benim inancıma laf söylememeliler.”

Son cümleleri pek çok şeyi özetler mahiyette. Aamir Khan, şeytanın bir hamlede bizi kolaylıkla düşürdüğü yanlışlardan bir tanesini yüzümüze vururcasına söylüyor âdeta. Ünlü oldukları için bazı insanlara kutsiyet atfetmek, onları insanüstü varlıklar gibi kusursuz ve günahsız görmek, onların hatalarını ulu orta saçıp dökmek… Bunlar gibi daha pek çok şey, farkında olmadan yaptığımız gereksizliği aşikâr olan gerçekler. Ünlü olmanın ya da olmamanın faydası ne zararı ne diye sorsanız inanın söyleyeceğim şeyler aşağı yukarı bunlardan ibaret.

Bu konuyu getirip kadere bağlamak ne kadar doğru olur onu da bilmiyorum. Kimisi doğuştan, kimisi sonradan, kimisi ana babadan, kimisi paradan puldan, kimisi başkaları tarafından, kimisi hakikaten Allah tarafından meşhur kılınmış. Ünlü olmayana da imrenmek yahut ibret almak düşüyor sanırım. Bana da “Dünya çapında bir ünlü mü olmak yoksa sıradan bir insan mı olmak isterdin?” diye sorulsa herhâlde bu ikisinin ortasında bir şey söylerdim. Ailemin, eşimin, çocuklarımın ve dostlarımın nazarında ünlü olmak; hak nazarında ise sade bir kul… Ufak da olsa iki dünyada bir iz bırakmak her ve ebediyen izi silinenlerden olmamak… Hâsılı, ünlü olmak ya da olmamak değil, kendini unutmamak asıl mesele…

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap