Edebiyat Gezi-Yaşam

Varlığın Ödülü

Yazar | Haydar MUTAF

 

Ben öyle bilirim ki
yaşamak berrak bir gökte
çocuklar aşkına savaşmaktır.

İsmet Özel

Bir süre önce bazı yaşanmışlıklar ya da yaşanmamışlıklar içimi o kadar kemirmeye başlamış ve bunun yarattığı zihinsel yorgunluk baş edilemez hale gelmiş ya da ben baş edemeyeceğimi düşünmüş olmalıyım ki profesyonel destek almak durumunda kalmıştım.  Normal zamanlarda iç sıkıntısı ya da daha modern tabirle çağımızın hastalığı “depresyon” ile geçiştirilemeyecek kadar farklı belirtiler baş göstermeye başlayınca ve hatta daha da kötüsü bu durumu paylaşabileceğim en yakın arkadaşım da benden farklı durumda olmadığı için birer gün arayla aynı psikiyatrı ziyaret etmek zorunda kalmış, elimizde birer reçeteyle ayrılmıştık doktorun muayenehanesinden.

Psikoloji bilimini reddetmek, ne faydası olacak demek, ilaç kullanmaya karşı sahte bir entelektüel hava ile şerhler düşmek bu ülkenin okuryazar kesiminin de Acun Ilıcalı programları takip eden kesiminin de uzlaşabildiği ender konulardandır, iyi bilirim.

Çok şükür öyle fikirlerim olmasa da yetiştiğim toprağın köklerinin bende de izler bıraktığını ilaç kullandığım dönmelerde gördüm. Aklımda “ben nasıl antipsikotik ilaçlar kullanırım” şeklinde saçma sapan düşünceler geliyor ancak kullanmayınca belirtiler  daha da sert baş gösteriyor ben yine ilaçlarıma dönüyordum.

Bir gün bahsettiğim arkadaşım elinde bir kitap ile geldi. “Rollo May, Yaratma Cesareti.”  Kitabı “öğle vakti güneş tepede iken elime geçen su gibi okudum” dedi.  İddia ettiğine göre “çaremizi bulmuş.”

Kitabın arka kapağında, “Yaratma Cesareti, Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen ismi Rollo May’in en temel yapıtlarından biri. May, psikoloji, psikoterapi, felsefe ve sanatla yakın ilişkisinden ötürü, yaratıcılık konusunu ilginç bir perspektiften inceliyor. Tüm varoluşçular gibi o da kaygı olgusuna büyük önem vererek, değişimin kaygının içine gömülerek varılacak bir yaratıcılık düzeyinde gerçekleşeceğini vurguluyor. Geçiş dönemi psikolojisinin tüm olumsuzluğunu, yaratıcılığın zorunluluğu adına kutlayan May, “yeni olan”ın her yerde fışkırdığı bir dünyada, insanın bilindışı kaynaklara güvenmesi gerektiğini savunuyor. Bunun için de yeni bir cesaret biçiminin bireyde yaratılmasına önemli katkılarda bulunuyor. Bu kitabın, kişiye kendi kaynaklarından yararlanmakta ve günümüzdeki ahlaksal çözülmenin çöküntüsü altında kalmadan yeni bir yaşam kurmakta düşünsel destek sağlayacağına inanıyoruz.” yazıyordu.

Hiç abartmadan, bir solukta okudum ama şimdi asıl soru şuydu?
“ Benim kaynaklarım neler ?” Hayatım boyunca düzenli yaptığım tek iş kitap okumak ama bu benim yeni bir yaşam kurmamda nasıl bir fayda sağlayacak emin değildim. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim aile çevreme göre beni psikolojik rahatsızlığa sürükleyen kitaplar idi ve siz benim psikolojik rahatsızlık dediğime bakmayın aile çevrem bu durumu delilik görse de beni kırmamak adına dillendirmiyorlar sadece ara sıra farkına varmadan gaf yapıyorlardı.

Uzun yıllardır hayalim fotoğraf çekmek ve motosiklet ile gezmek. Fotoğraf çekmeye bundan daha iyi bir başlangıç olmaz herhalde diyerek bir tane fotoğraf makinesi edindim. Kursa falan gidip vakit kaybedemezdim. Kendime Steve Mccury’nin “Unutma, kompozisyon önemlidir fakat kurallar da yıkılmak içindir. O halde önemli olan kendi fotoğraflarını beğenmen” mealinde olan cümlesini düstur edinip düştüm yollara.

Edebiyatın herhangi bir dalından zevk almayan ya da iyi müzik dinlemeyen ya da kaliteli filmden anlamayan bir kimsenin iyi fotoğraf çekeceğine inanmam. Bunu kendi fotoğraflarımı beğendiğim anlamında söylemiyorum ancak fotoğraflarını beğendiğim herkesin yukarıda bahsettiğim şeylerden en az birisinden iyi anladığını gördüm. Bence sanat adına üretilen herhangi bir ürünün iyiliği tartışılabilir ancak kötü tartışmaya kapalıdır. Yani Nuri Bilge Ceylan mı yoksa Zeki Demirkubuz mu tartışmasını saygıyla dinlerim ancak Recep İvedik kötüdür ve tartışmaya kapalıdır. Galiba fotoğraf çekebileceğime bu yüzden inandım da düştüm yollara.

2015 Temmuz ayında Bolu Abant’da gezinirken yol kenarında sucuk ekmek yapan bir ablanın yanında durdum. Amacım doğanın, yeşilin, sessizliğin ortasında sucuk ekmek yemek üstüne bir çay sigara yapıp yola devam etmek iken birden ablanın oğlu çıkageldi. Karşımda kanlı canlı bir İsmet Özel dizesi duruyordu. Annesinden izin isteyip fotoğrafını çekmeye başladım artık sucuk ekmek umurumda bile değildi zira bütün geziye bedel olacak kareyi yakaladım diye düşünüp keyifle bir sigara sarmaya başladım ki abla beni kendime getirdi. “Sizde mi tütün sarıyorsunuz?” Alev Alatlı gibi italiklemeye başladım.

Evet ablacığım, belki senin kadar  ekonomik kaygılarım yok yani hiç yok sayılmasında senin kadar yok ama bende  tütün içiyorum. Bu sorunun ne kadar canımı yaktığını tahmin bile edemezsin inan, anlatsam da Anadolu saflığıyla estağfurullah dersin. Ancak hayatın gerçeği benim değil senin tütün içmen zira ben paket sigara yerine tütün içmemi her ne kadar protez bir duruşa bağlasam da iç dünyamda, ben bile emin değilim. Kendime şov mu yapıyorum acaba diye.”  Evet abla” dedim, “böyle daha iyi”.

14088446_10154542353643606_843776586275034861_n

 Aradan yaklaşık bir yıl zaman geçti. Bazı geceler ısrarla İsmet Özel dinlerim. Özellikle de ne yapıyoruz biz? Sorusunu kendime sorup cevap alamadığım zamanlar “Sevgilim Hayat” çölde vaha gibi gelir. Bu arada İsmet Özel dinlerim diye özellikle söyledim çünkü İsmet Özel şiirlerini ondan daha iyi okuyan kimse görmedim bugüne kadar. Kan ve kaos (Halep) ailemin yaşadığı şehirden sadece 110 km uzakta iken kitapların, şiirlerin, fotoğrafların güzellikler getireceğine inanmak ve bu inancı savunmak mastürbasyon mu yoksa gerçek mi ikilemine düştüğüm  gecelerden  birinde uykusuzluktan kızarmış gözlerimle bakıp o fotoğrafa hatta itiraf ediyorum İsmet Özel taklidiyle “Ben öyle bilirim ki yaşamak berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır.”  diye mırıldanırken  karar verdim o fotoğrafın o çocukta olması gerektiğine ve tekrar gittim Bolu’ya. Abant yolunda bulunan bütün sucuk ekmek satan seyyar tezgahlarda durarak, içimden  Allah’ım ne olur bulabileyim diye dualar ederken, buldum.

Fotoğraflarını verdiğimde yüzünde oluşan tepki, sevinç, gelip bana sarılması, orada bulunan müşterilere göstermeye çalışması ve o an hissettiklerim kelimelere dökemeyeceğim şeylerdi. Annesinin hatırlaması beni, ısrarla çay ikram etmesi de öyle. İçimi kaplayan huzuru tarif edemesem de olayları anlattığım bir arkadaşım ”varlığın ödülü” böyle bir şey dedi. Var mıyım bilmiyorum ancak uzun süredir bu yakışıklının teşekkür etmek için sarıldığında hissettiğim huzuru hissetmediğimi aynı zamanda o kadar keyifli bir çay içmediğimi, taşradaki hayatlara insanların pek dokunmadığını sadece bakarak, görmeden geçtiğini  fark ettim.  Varlığın ödülü belki abartılı olacak ama  aldığım en güzel hediye “Teşekkür ederim abi” cümlesi idi.

14079535_10154542353468606_1055083303576613829_n

11217550_10153494830578606_8051561321680248063_n

 

13995513_10154542352988606_2249781834409130523_o

 

 

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında

Haydar MUTAF

1984 Haziran’ının sonlarında Gaziantep’ de dünyaya geldi. Mühendislik eğitiminin ardından 2008 yılında Matematiksel Fizik ana bilim dalında yüksek lisans, sonrasında halen devam ettiği Atom ve Molekül Fiziği doktorasına başladı. Fizik eğitiminin yanında felsefe, edebiyat ve sinema merakı olan yazar “Lise yıllarından hayalimdi” dediği motosikletine ve fotoğraf makinesine otuzlu yaşlarda kavuştu. Kısa hikayeler , gezi yazıları ve gündeme dair yazan yazar ve halen Açık Öğretim Fakültesi’nde fotoğrafçılık ve kameramanlık bölümü okumaktadır. En büyük hayali “ Türklerin göç yollarından portreler” olan Haydar Mutaf bu hayali için gelecekte çıkacağı Orta Asya gezisinin planlarını kurarak uykuya dalmaktadır. Bekar olan yazar bilimsel araştırmalar için belli dönemler Gebze’de belli dönemler Gaziantep’de ikamet etmektedir. Ruhu ise Ankara’da yaşamaktadır.

Yorum Yap