Edebiyat

Veda

Yazın en sıcak günlerini yaşadığımız yetmezmiş gibi alt sokakta yıkım çalışmaları başlayınca her şey iyice zorlaştı. Sokaklar, balkonlar ve pencereler tamamen toz ile kaplanmış durumda. Çalar saat kurma ihtiyacı hissetmiyoruz çünkü her sabah aynı saatte iş makinelerinin sesi ile uyanıyoruz. Yıllardır gölgesinden geçtiğimiz o evleri teker teker yıkıyorlar ve şehrin her yerine asılan afişlerde bu devasa projeden bahsediliyor. Sloganlar ise gayet manidar;

“Daha iyi bir yaşam herkesin hakkı”

“Kentini yenile, kendini yenile”

Hâlbuki bir yıl önce bu zamanlar cıvıl cıvıldı buralar. Arnavut kaldırımlı sokaklarda oyun oynayan çocukların sesi yankılanırdı her yerde.  Bir köşede mahallenin kızları ip atlarken, sokağın büyük bölümü oğlanların futbol sahası olurdu. İşin ilginç tarafı o çocukların çıkarttığı gürültülerden kimse rahatsız olmazdı. Çocukların sesleri bizim için kuşların o güzel seslerinden farksızdı. Onlarca evden oluşan mahalle kocaman bir aile gibiydi. Düğünler şenlik havasında geçerdi. Dışardan izleyenler ne kadar uğraşırsa uğraşsın düğün sahibinin kim olduğunu ayırt edemezdi. İyi günlerde olduğu gibi kötü günlerde de yekvücut olurlardı. Bir evin cenazesi olsa onlarca ev yas tutar, bir kişi hasta olsa kapısından çorba eksik olmazdı.

Yıllardır bu güzelliklerin yaşandığı yerler yavaş yavaş yıkılıyordu işte. İstimlak işlemleri bittikten sonra her şey çok çabuk gerçekleşti. Bizim evin olduğu sokak yıkım işlemlerinin sınırı olmuştu. Hemen yokuşun altındaki üç sokakta bir hafta önce çalışmalar başlamıştı ve ben elimde poşetlerle hafriyatların arasından geçerken bunları düşünüyordum.

Onu tekrar görünce düşüncelerimden sıyrıldım. Yokuşun başındaki evin eşiğinde oturmuştu. İlk defa pazartesi sabahı evi havalandırmak için pencereyi açtığımda görmüştüm. Bizim mahalleden olmadığına emindim. Tahminimce altmışlı yaşlarda olmasına rağmen gayet dinç ve bakımlı bir teyzeydi. Beş gündür her sabah aynı saatlerde geliyor, karşı binanın gölgesinde yanında getirdiği katlanabilir sandalyeye oturuyor ve hava kararana kadar oturduğu yerden ayrılmıyordu. Bazen kitap okuyor bazen de bir şeyler örüyordu ama genellikle boş sokağı izlerken görüyordum onu.

Bizi birkaç gündür ziyaret eden bu gizemli teyzeyi benden başka fark eden var mı emin değildim. Sıcak, toz ve gürültüye dayanamayan komşularımın çoğu yazın kalanını geçirmek için köylerine gitti. Kalan birkaç ailede bizim gibi çocuklarının yaz kurslarının bitmesini bekliyorlar. Onun bu ziyaretlerinin sebebini çok merak ediyorum. Eve gidip poşetlerimi bıraktıktan sonra küçük bir meyve tabağı ile ziyaretine gittim. Adım adım ona yaklaşıyordum ve heyecanım her adımda biraz daha artıyordu. Beni tersleme ihtimaline karşı tedirgindim. Tek güvencem gri duvarlarının altında pembe hayallerin sıcaklığını barındıran, şehrin son mahallesinin son sokağının samimiyetiydi. Bence bu sokaklarda biraz olsun zaman geçiren herkes bu kocaman ailenin bir parçası oluverirdi.

Konuşmaya başlayınca gereksiz yere tedirgin olduğumu anladım. Beni gayet sıcak karşıladı sanki yıllardır görüştüğüm bir komşum gibiydi. Emekli bir öğretmenmiş. Üç çocuğu varmış ve hepsi evlenip kendi hayatlarını kurmuşlar. Bir süre gündelik işlerden ve ailelerimizden konuştuktan sonra zihnimi kemiren soruyu sormaya karar verdim.

-Teyzeciğim beş gündür her sabah buraya geliyorsunuz, kusura bakmayın ama nedenini çok merak ediyorum.

Bir süre hiçbir şey söylemeden gözlerimin içine baktı. Bir anda haddimi aştım mı acaba diye düşündüm. Onun bu sessizliğini hayır olarak kabul edecekken yüzünde samimi bir tebessüm ile biraz yardım edersen seninle küçük bir yürüyüş yapalım dedi.

Koluna girdim ve beraber yürümeye başladık. Yıkılmayı bekleyen o boş evlerin arasında dolaştık bir süre. Küçük bir bahçe içerisinde iki katlı bir evin önünde durdu. Tekrar gözlerimin içine baktığında bakışlarındaki buğuyu hissetmemek imkânsızdı. Tekrar önüne döndü ve anlatmaya başladı.

“İşte ben bu evde doğmuşum kızım. Babam askerden gelince dedemden kalan tarlaları satıp şehre yerleşmiş. Önce küçük bir bakkal dükkânı kurmuş kendine ve kalan parası ile bu evin arsasını almış. Bakkaldan kazandığı her kuruşla ve yeri geldiğinde sadece birkaç tuğla koyarak dahi olsa bu evi inşa etmekten vazgeçmemiş. Annemin ilk çocuklarına gebe olduğu haberini alınca da çalışmaları hızlandırmış. Çocuğu kendi elleri ile yaptığı evde doğsun istemiş ve evi tamamlamış ve ablam doğmuş. Ablamın doğuşu ile hanemize bereket gelmiş. Babamın işleri giderek açılmış. O küçük bakkal dükkânı birkaç yıl içerisinde şehrin en büyük toptancılarından birine dönüşüvermiş.

İlerleyen yıllarda babamın iyi giden işlerine kısa aralıklarla doğan kızları eklenmiş ve ablamdan beş sene sonra evin son kızı olarak ben doğmuşum. Sanki ablam ile gelen bereket benim doğuşum ile kalkmış hanemizden. Bir gece çıkan yangın ile babamın deposu kül olmuş. Çok uğraşmışlar ama hiçbir şey kurtaramamışlar. Yangından sonra babam işlerini bir daha toparlayamamış. Bu ev hariç elindeki her şeyi kaybetmiş ve her şeye sıfırdan başlamış.”

Anlattıklarını heyecanla dinliyordum. Bir yandan da değişen yüz ifadelerini takip ediyordum çünkü gittikçe kısılan göz kapaklarının altında anılarını tekrardan yaşıyormuş hissi veriyordu. Yaklaşık elli metre ilerde pencereleri ve kapıları sökülmüş bir binanın önünde durduk ve konuşmaya devam etti.

“Bu sefer mahallemizde, şu pembe binanın altında küçük bir bakkal dükkânı açmış. Ben küçüktüm hatırlayamıyorum ama babam başını eğmemiş hiç, omuzlarının bir an bile düşmesine müsaade etmemiş. Tekrar bakkallık yapmaktan bir an gocunmamış. Benim zenginliğim seni gören gözlerim, nefes alan çocuklarım ve Allaha şükür kuvveti yerinde kollarımdır, bunlar olduğu sürece soframız aşsız, bacamız dumansız ve hanemiz neşesiz kalmaz dermiş anneme.”

Gözlerindeki ıslaklığı fark edince bir süre yüzüne bakmayı bıraktım. Onu rahatsız etmeyi istemediğim gibi anlatmayı bırakmasını hiç istemiyordum. Bir sonraki durağımız içinde yaşlı, yer yer kurumuş ağaçların olduğu taş duvarları yıkılmış bir bahçeydi.

“Şu yıkık dökük duvarı görüyor musun, beş yaşlarındayken üzerinden düşüp başımı yarmıştım. İncir ağacının duvara yakın dallarında olgun meyveler olduğunu görmüştüm. Son hatırladığım duvarın üzerine çıkıp incirlere uzanmaya çalıştığım. Komşumuz Hanımcık teyze bahçede kanlar içinde yatarken görmüş beni ve hemen hastaneye yetiştirmişler. Gözümü açtığımda bir hastane odasındaydım. Babam hariç bütün ailem başımda bekliyordu. Babam beni kanlar içinde görünce fenalaşmış, hemen yandaki yatakta yatıyormuş. Yıllar sonrasında bile aile bir araya toplandığında babamın benden daha harap halde yatışını tebessüm ederek hatırlardık.”

Gülen yüzünden anladığım kadarıyla biraz neşelenmişti. Yorulmuş olacak ki binalardan birinin eşiğine oturmayı teklif etti. Yüzümüz sokağın devamındaki yokuşa dönmüş olarak oturduk.

“Çocukluğumun önemli bir bölümü de bu yokuşu tırmanarak geçmişti. Arnavut kaldırımlı bu dar sokak hiç değişmemiş. Yolun sonunda büyük bir bahçenin ortasında küçük eski bir okul vardı. Duvarları katran ile kaplanmış, kışları öğretmenin yaktığı soba ile ısınan ve her yağmur yağdığında damı akıtan eski bir okuldu. İlk gününde babamın elini tutarak bu yoldan geçişimizi hatırlıyorum. Daha kahvaltı ederken bana söylemeye başladığı gibi karşımıza çıkan herkese benim kızım öğretmen olacak diyordu babam. Benim yerime kurduğu bu hayali sürekli tekrar etmesi babasına hayran olan beni okula o kadar motive etmişti ki ilkokulu birincilik ile bitirmiştim.

Ortaokulun ilk günlerinde hemen karşımızdaki binaya birileri taşındı. Anadolu’yu şehir şehir gezen memur bir aileymiş gelenler. Yıllar sonra memleketlerine dönmüşler. En küçük oğulları Kemal benimle aynı sınıfa kaydolmuştu. İlkokulu birincilikle bitirdiğim için bütün öğretmenlerin gözü benim üzerimdeydi ama Kemal daha ilk imtihanlarda benden yüksek notlar almayı başarmıştı. Kendisine kaybettiğim birincilik kürsüsünü bir daha geri kazanamadım ama aynı zamanda kendime mükemmel bir arkadaş edinmiştim. Ödevlerimizi birlikte yapıyor, beraber kitap okuyor ve ders çalışıyorduk. Özellikle kendisinde var olan okuma aşkını bana aşılamak için elinden geleni yapıyordu. Babasının kütüphanesinden getirdiği romanlar ile beni hayallerden hayallere sevk ediyordu.

Kemal ile arkadaşlığımız lisede de devam etti. Özellikle üniversite sınavına hazırlanırken birbirimize çok destek olmuştuk. Sınav sonuçları açıklandığında Kemal il birincisi olarak İstanbul’a bende ikinci olarak Ankara’ya gideceğimi öğrenmiştim. Annemden, babamdan, evimden, sokağımdan, en yakın arkadaşlarımdan ve Kemalden ayrılmak çok zor gelmişti.

Üniversite yılları benim için çok zor başlamıştı. Her ne kadar yeni şeyler öğrenmekten büyük bir haz duysam da içimdeki hasret bir türlü dinmiyordu. Bu mahallede kendimle baş başa kaldığım her an gözlerimin önünde beliriyordu. Okul yıllarımın tamamını bu hayallerle geçirdim. Çevremdeki herkes zaman geçtikçe alışacağımı iddia etse de ben hiçbir zaman alışamadım. Belki de alışmak istemedim bilemiyorum. Ankara’nın çok daha hareketli hayatını bu küçük mahallenin samimiyet ve huzuruna değişemedim hiçbir zaman. Ayrıca uzak kaldığımız bu dönemde Kemali hayatımda ne kadar çok yer kapladığını fark ettim.”

Biraz oturduktan sonra yerimizden kalkıp yavaş yavaş yürümeye devam ettik. Bu seferde bir sokak arkada üzeri kapatılmış eski bir su kuyusunun başına getirdi beni.

“Mezun olduktan sonra ilk defa bu kuyunun altında buluştuk Kemalle. İkimizde okulu uzatmadan tamamlamıştık. Üniversiteye başlarken yaz tatillerinde görüşürüz diye sözleşmiştik ama buda neredeyse hiç mümkün olmadı. Onunla sohbet etmeyi çok özlemiştim. Buluştuğumuz andan itibaren derin bir sohbette bulduk kendimizi. Yazdığımız mektuplarda sayfalarca yer tutan anılarımız dillendikçe farklı bir büyüye dönüşüyordu. Sohbetimizin içine sessizliğin sızdığı bir anda cebinden çıkarttığı zarfı ellerime tutuşturup koşarak uzaklaştı. Üzerimdeki şaşkınlığı attıktan sonra zarfı açtım. İçinde üniversiteye gitmek için şehirden ayrıldığımız günün tarihiyle yazılmış bir mektup vardı. Benim için yazılan güzel cümlelerden kurulu uzun bir mektuptu ama sonu dikkatimi çekmişti, bana evlenme teklif ediyordu.

Ankara’da geçen zaman içerisinde hislerimin bir arkadaşlıktan fazlası olduğunu fark etmiştim. Babamın rızasının olması şartıyla evlenme teklifini kabul ettim. Ailelerimiz bu duruma bizden çok sevindiler. Meğer annelerimiz bizi birbirimize yakıştırır ama bize belli etmezlermiş. Sonunda düğün günü sokak baştan sonuna kadar bizim için süslendi. Rengârenk ampuller ve balonlardan göz gözü görmüyordu. Tam üzerinde durduğumuz yerde masamız kurulmuştu. Tam bu noktada nikâhımız kıyıldı.

Düğünden sonra İstanbul’a yerleştik. Kemal üniversitede asistan olarak çalışmaya başlamıştı. Bende bir ilkokulda öğretmen olarak çalışmaya başlayarak babamın hayalini gerçekleştirmiştim. O zamandan beri İstanbul’da yaşıyorum. Yıllarca her tatil ve bayramda geldim buralara. Çocuklarıma doğduğum büyüdüğüm yerleri ve anılarımı anlattım ta ki anne ve babamı kaybedene kadar. Sonrasında ziyaretlerimiz giderek seyrekleşti. Ablalarımın isteği ile buradaki evimiz satıldıktan sonra da bir daha hiç gelmemiştim.”

Hikâyenin başladığı yere geri döndük. Günlerdir oturduğu o iskemleye oturduktan sonra anlatmaya devam etti.

“Geçen hafta haberlerde burada yapılan kentsel dönüşümden bahsediyorlardı. Doğduğum bu mahalleyi hemen tanıdım ve yıkılmadan buraları tekrar görmek istedim.

Bak kızım, yolları kaplayan bu asırlık taşları sökebilirler. Eski olduğu için beğenmedikleri bu binaları yıkıp yerine çok daha modern görünen apartmanlar dikebilirler. Hatta şu yıllanmış ağaçları bile kesip atabilirler ama hiçbir şekilde beni ben yapan anılarımı yok edemez. Bizlere çok daha güzel bir hayat vadedebilirler fakat o devasa apartmanlarda devasa bir aileye sahip olmanın huzurunu sağlayamazlar.  Gözlerimi kapattığım da anlattıklarımın katbekat fazlasını görmeme engel olamazlar. Ve hepsinden önemlisi ne yaparlarsa yapsınlar insanların beyninden anılarını silemedikten sonra bu mahallenin ruhunu asla öldüremezler.

Buraya Kemalle beraber gelecektik ama üniversitede katılması gereken bir sempozyum vardı. Bir aksilik olmazsa bu akşam gelecek ve burada bizde anısı olan her şeyi tek tek ziyaret edeceğiz.”

Sokağın diğer ucundan anne diye bağırarak koşan oğlum olmasa akşam olduğunu anlamayacaktım bile. Onu dinlerken maziye gömülecek bu mahallenin benim düşündüğümden çok daha kıymetli olduğunu fark ettim.

Sofrayı hazırlayıp eşimi beklerken acaba gitti mi diye merakla pencereye koştum ve onları gördüm. Kemali gelmişti birbirlerinin ellerini sıkıca tutmuş yavaşça yürüyorlardı. Sanki sabahtan beri yaşadıklarım bir filmdi ve şu an mutlu sona şahit oluyordu. Bu şirin çift el ele vermiş anılarına ve anılara can veren mahallenin ruhuna veda ediyorlardı. O anda sohbetimizin son cümleleri tekrar kulağıma fısıldandı.

“…Ve hepsinden önemlisi ne yaparlarsa yapsınlar insanların beyninden anılarını silemedikten sonra bu mahallenin ruhunu asla öldüremezler.”

Yazar Hakkında

Serhat Emirzeoğlu

Eylül 1987 de Trabzon’da doğdu. Sırasıyle 24 Şubat ilköğretim okulu, Fatih İlköğretim okulu, Prof. İhsan Koz lköğretim okulu ve Fatih Lisesinde okudu. Liseden sonra Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği bölümünü tamamladı ve mesleğini yapmak üzere Gaziantep’e yerleşti. Halen özel bir şirkette mesleğine devam etmektedir.
Okumayı seven bir ailenin çocuğu olarak küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duyuyordu. İlk okulda annesi ve öğretmenlerinin yönlendirmesi ile şiir yazmaya başladı. Prof. Ihsan Koz İlköğretim okulu bünyesinde öğretmen ve öğrencilerin beraber hazırladığı ve iki ayda bir basılan Sevgi Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. Bu dönemde düz yazıya ilgi duymaya başladı ve yazı çalışmalarını hikaye ve denemeler üzerine yoğunlaştırdı. Lisans öğrenimi sırasında üniversite bünyesinde faaliyet gösteren sosyal topluluklar da aktif olarak görev aldı. Faaliyetler sırasında tanıştığı, farklı kültürleri temsil eden birçok öğrencinin hayatından ilham alarak yazı çalışmalarını şekillendirdi.
Halen amatör olarak hikaye, deneme, kitap ve film incelemeleri üzerine çalışmalar yapmaktadır. Bunun yanında bir internet sitesi ve bölgesel yayın yapan gazete de basketbol üzerine köşe yazarlığı yapmaktadır.

Yorum Yap