Gezi-Yaşam

Vefa İstanbul’da Bir Semt Adıdır…

Kar aniden bastırdı diye düşündüm okuldan eve dönerken. Sabah çıkarken sadece hafif hafif atıştırıyordu. Trafiği,hayatı felç etmese;kar her şehre çok yakışır aslında. Hele ki İstanbula… Hoş başka şehirlere dair çok da bir fikrim yok ama Üsküdar sahile inip, Mihrimah’ın eteklerinde parıldayan o bembeyaz kar kütlesine, öğle saatlerine doğru yansıyan güneş; ne Eyfelde öyle asalet kazanır ne de Tower Bridge’de tahminimce. Çünkü Mihrimah’ı farklı yapan Sinan’ın gözlerimizdeki hatırı. Neyse… Bunları düşünerek, düşe kalka ulaştım eve. İçeri girdiğimde,kız kardeşim benden erken gelmiş, köşe takımının L ucuna sığdırmış kendisini, kitap okuyordu çayı elinde. Akşamları en çok sevdiği şey; film izlemiyorsa kitap okumaktı ev arkadaşımın. Onu selamladıktan sonra klasik akşam rutinlerimi yaptım ve yanına yanaştım bende elimde kahveyle. Oda sessiz; o kitap okuyup ben instagram galerime ekleyeceğim, harika fotoğrafıma yazı beğenirken zihnimde kelimeleri yarıştırarak; o sesi duyduk kardan dolayı bomboş olan sokaktan yükselen. Hayret bu havada bile gelmişti. Üsküdarın en güzel yanlarındandı ne de olsa. Hele ki benim için çok kıymetliydi. istanbul karNe zaman gelir hiç belli olmazdı. Ama eğer o akşam çıktıysa, bizim sokağa mutlaka uğrardı. Horhor‘da otururken de müptelasıydık zaten. Artık o da bizi tanır olmuştu. Ancak taşındıktan sonra bu sokaklarda da ona rastlayacağımızı hiç tahmin etmemiştik. Ve tekrar inletti tüm sokağı:

“-Booooozaaaaaaaaaa

-Booooozaaaaaaaaaa

-Bozacııııııı”

onunda kendisine ait bir ahengi vardı tabiki. Kelimelerin sesi olmadığı için kulağımdaki sesi kelimelere yansıtamıyorum şimdi. Her zamanki gibi seslendim pencereden,yukarı baktı.

-“Abi en üst kat” dedim. Bu soğukta, karda kışta dışarda olan adama bizim evin asansörsüz olması dert değildi tabiki. Elinde kazanı kapıya geldi ve her zamanki gibi iki bardaklık boza bıraktı elimdeki derin tabağa. Hiç bir zaman tarçını da eksik etmezdi yanından. Parayı uzatırken ekledi her zamanki gibi:

“-Taze valla abla yeni yaptım, biraz daha verseydim” dialoğun devamı bizim için aynıydı. “Abi iki kişiyiz sonra ekşir…” Ve mis gibi bozalarımızı içtikten sonra keyfimize değecek yoktu artık.

Bütün bunlar olduktan sonra oturup düşündüm ve bu yazı böyle çıktı kalemden. Ya da klavyeden demeliyim.

Yaşıyoruz dünyaya geldiğimiz zamandan bu yana. Yaşımız  aslında çok abartılacak kadar olmasa da çeyrek yüzyıl kıvamında. Ama tam bir hız ve internet çağında olmamıza rağmen bir kış akşamında yolunu gözlediğimiz şey bir bozacı sesi bu yaşımızda. Bütün bunlar sadece bozaya olan aşkımızdan değil şüphesiz ki. O ses; bize bir kış akşamı İstanbulda olduğunuzu bize ait bir kültür olduğunu, bize ait bir içecek,hâlâ insanların bunları unutmadığını, hâlâ kış akşamlarında bir ayrıcalık olabildiğini hatırlatıyor tiz haliyle. Bozacı abi yaptığı işin güzelliğinin farkında bile değil belki. O bozası tatlı olsun, çıksın rızkını kazansın derdinde hâliyle. Boza onun ekmek kapısı. Ama bilse ki; eski İstanbulu, Direklerarası’nı yada Babıali’yi azıcık tanımak için bile kitaplar okumak zorunda olan bir nesle faydası dokunuyor… Boza deyip geçmemek gerekiyor yani. Bugün Türkiyede boza kültürü Anadolu’da yok denecek kadar az bile değil yok. İstanbulda yaşayan kesim ise önyargıyla yaklaşıyor yada hayat koşturmacasında adını bile hiç duymamış bozanın. Hâlbuki bunlar maddi külfeti de olmayan lezzetler, eskiden gelen hemde. Herkesin kapısının önünden bozacı geçmesini bekleyemeyiz tabiki bu gerçek dışı olur. Zira bu işi de meslek olarak yapan çok insan olduğunu zannetmiyorum. Ama teknoloji çağının faydalarından olduğunu kabul etmemizi gerektiren bir fabrikasyon sistemi var, zararları olduğu gerçeği bilinse de. Yani artık pek çok markette, pastanede farklı marka ve isimlere ait bozalar bulabilirsiniz.

Unkapanı’na doğru indiğinizde, su kemerlerine gelmeden  sağda…

Fakat ben sizin yerinizde olsam; bir hafta sonu akbilime gerekli parayı doldurur Vefa’nın yolunu tutardım. Kış soğuğundan etkilenmek istemeyen, Anadolu yakası sakinlerinin Marmaray ile Vefa’ya ulaşımıda oldukça kolay üstelik. Bir kış akşamı yolunuzu o semte düşürüp, İstanbul Üniversitesinin öğrencileri arasından geçip, Unkapanı’na doğru indiğinizde, su kemerlerine gelmeden  sağda “Vefa Bozacısı” tabelasının altındaki kalabalığa karışmak, inanıyorum ki size çok farklı bir soluk getirecektir. Yıllardır aynı yerde olan ve sadece boza ve sirke satan “Vefa Bozacısı”nda bir bardak boza için sıra beklerken mekanın size yansıtacağı enerji ve his İstanbul’da yaşamanın nimetlerinden birisi kanaatim o ki. Ama sıraya girmeden önce belki de bilmeniz gereken tam karşıdaki leblebiciden bir miktar leblebi almanız gerektiği. Bu dükkanda her daim sıcak ve yeni kavrulmuş leblebi bulabilir ve bozanıza lezzet olarak ekleyebilirsiniz. Sıra nihayet size gelip bozanız elinizde ve tabiki tarçını da ekledikten sonra, o küçücük mekanda kendinize bir yer bulun sonra da etrafı inceleyin. Çalışanların yüzlerindeki, yıllardır o işi yaptıklarına dair çizgilerle karşılaşacak kirpikleriniz. Ve daha sonra, bu dükkana sizden önce kimlerin geldiğini düşünün. Zihninize fötr şapkalı 1930 dönemi cumhuriyet beyfendileri,1800’lü yılların fesli beyfendileri, özel misafirleri için evin hanımefendisi tarafından gönderilmiş bıyıkları yeni terlemiş çıraklar misafir olacaktır.  Duvarda yazılı olan “ Boza başak ürünü olan darı irmiği,su ve şekerden mayalı ve faydalı bir gıda…”  diye devam eden yazıyı da okuyup bardağınızında sonuna geldiğinizde yavaş yavaş mekanı terk edebilirsiniz. Etrafınızda sizin kalkmanızı gözleyen onlarca göz zaten hareketlenmenizden kendilerine yer oluşacağını anlamışcasına yakınınıza yanaşacak ve yerinizi dolduracaktır. Yahut uzun süre kalkmadıysanız bakışlarıyla size kalkmanız gerektiğini hissettirmiş kimselerde etrafınızı sarmış olacaktır. Gün sonunda bozanın damağınızda bıraktığı lezzet sizin için çok bir anlam ifade etmeyebilir; yani çok da farklı bir şey değilmiş bile diyebilirsiniz. Ama küçümsememelisiniz; sayesinde akrabalarınıza yakınırken çok sık kullandığınız   “Vefa İstanbul’da bir semt adı şimdi” cümlesindeki en önemli öge olan “Vefa” ile tanışıp, şimdiye kadar yaşamış pek çok insanın hatırasıyla selamlaşıp; İstanbul’da kışa ait güzel bir âdeti tecrübe ettiniz.

vefa turu

Unutmadan kar kış demeden kapımıza gelen bozacı abiye; bu yazıya ilham olduğu, kısacık bir süre için de olsa İstanbul’un eski bir hâli olduğunu, insanların sokaktan geçen tanımadığı bir insandan bir şeyler alabilecek kadar, o kişiye apartman kapısını gece açacak kadar kimseden korkmadığı günlerinde var olduğunu hatırlattığı için ve kulaklarımızda bıraktığı hoş seda için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Ha bir de Vefa Bozacısına küçük bir soba koysalar çok güzel olur diye düşünüyorum eksikliği hissediliyor;kasadaki beyfendiye iletebilirsiniz…

Yazar Hakkında

Tuğba Betül Özsoy

1991 Ankara doğumluyum.İk ve Orta öğrenimimi Aydın-Nazili’de tamamladım.Lakin lisans hayatım öncesi gibi tek şehirde geçmedi.2008-2009 yılları arasında Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Öğretmenliği Bölümü’nü kazanıp burada bir yıl geçirdikten sonra lisedeki hedefimi unutamayıp okulu bıraktım ve 2011-2015 yılları arasında öğrenim aldığım,hali hazırda mesleğini icra etmeye yaklaştığım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Bölümü’nü kazandım ve mezun oldum.Lakin okuma maceram bu aşamada sonlanmamış olup halen 2016 yılı itibariyle kazanıp kayıt yaptırdığım İstanbul Medipol Üniversitesi Uygulamalı İngilizce ve Çevirmenlik Bölümü öğrencisiyim.
Derginin bana ayırdığı bu küçük kısımda kalemimi,kelimelerimi sizinle paylaşacak olmanın heyecanını yaşıyorum.Umarım kelimeler en güzel ortak noktamız olur.Huzura vesile olan güzel kelimeler paylaşırız.Kısaca ben buyum.Ama yukarda verdiğim kronolojik bilgilerin dışında ki bence en güzel tanıtma şeklimdir kendimi;
“Bir ademoğlu ile zevcesinin kerimesiyim”…

Yorum Yap