Edebiyat Gündem

Yaşamak- Beşiktaş Şehitleri Anısına

Seni kaybetmekten korktum diyemezsin bir polise, gelirken ekmek al diyorum. Sende dışarıdasın demiyor hiç, o da biliyor onu kaybetmekten korktuğumu.
Gözlerimi açtığımda henüz sabah ezanı dahi okunmamış oluyor. Usulca alarmı kapatıp, çıt dahi çıkartmadan çıkıyorum odadan. Sokak lambasına yoldaş olsun diye mutfağın ışığını yakıyorum. Çaydanlığın altını yakıp, cezveye bir yumurta koyuyorum. Kızarmış ekmeği çok sever benim eşim, üşengeçlik etmeyip tost makinesine iki dilim ekmek atıyorum. Çay fokurdamaya başlayınca uyandıracağım sevdiğimi. Gidecek, cennet vatanımın cehennem olan bir köşesine. Gidecek, ben kalacağım.
Çay demleniyor, yumurta haşlanıyor, kızarmış ekmek kokusuna uyanıyor yiğidim. Buz gibi suları yüzüne çarpa çarpa kendine geliyor.  Dolaptan kahvaltılıkları çıkartıyor, önüne koyuyorum. Yumurtasını soyuyorum o ekmeğine terayağ sürerken. Sabahları çay bir başka doluyor bardağa ve bir başka kokuyor. Çay bitiyor, ekmek bitiyor, bitmese diyorum. Gitmese keşke.
 Sevdiğimi uğurluyorum evimizden dünyaya açılan bir kapı eşiğinde. Gözden kaybolana değin bakıyorum arkasından. Kapıyı kitliyorum sıkıca. Dualar ediyorum arkasından. Akşama en sevdiği yemeği yapayım diyorum. Çayın yanında yenir deyip bir de kek çırpıyorum. Evi topluyorum, temizliyorum o da bitiyor. Kendimi oyalayacağım her şey bitiyor bir bir. Saate bakıyorum ara ara, zaman geçmek bilmiyor. Akrep ile yelkovan çakılı kalmış bekliyor, sanki bir dakika öteye gitse yerini yadırgayacak gibi davranıyor. Telefona gidiyor elim, geri çekiyorum. Bu saatte başlarsam aramaya sonu gelmez günün, biliyorum.
Hava aydınlanıyor. Mahalledeki esnafın kepenklerinin gıcırtılarını duyuyorum. Fırında pişen ekmeklerin kokusu sızıyor evimin içerisine. Yakındaki okulların teneffüs zilleri duyuluyor. Benimde kahvaltı etmem gerekliliği aklıma geliyor, canım zerre kadar istemiyor. Bir dilim kekle, bir fincan çayla geçiştiriyorum kendimi. Sabah haberlerine bakıyorum sonuna kadar. Son dakika haberlerinin o kalbime işleyen gürültülü efektini duymadığıma sevinerek kapatıyorum televizyonu.
Öğretmenim ben, hazırlanıp okula gidiyorum. Okul, onu beklerken olmaya en muhtaç olduğum yer. Kafamın hiç boş kalmadığı, aklımda senaryolar kurmadan yaşadığım, nefes alabildiğim tek yer. Akşam oluyor, okul çıkışı arıyorum sevdiğimi. Telefonunu duymuyor. Yüreğim kuş olup kanatlanıyor, çıkıp gidesi var kafesinden, uçup gidesi var sevdiğinin yanına, uçamıyor. Bir daha arıyorum, aradığım kişiye o anda ulaşılamıyor çünkü. Daha sonra tekrar denememi söylüyor telefonun diğer ucundaki kadının sesi. Daha sonra tekrar denersem sesini duyabileceğim düşüncesi gülümsetiyor yüzümü. Yüreğim kapkara, elimde sıkı sıkıya tuttuğum telefonumla yürüyorum minibüs durağına. Tam bu esnada telefonum çalıyor, yiğidim arıyor. Nefes aldığımı ve varolduğumu hissediyorum. Seni kaybetmekten korktum diyemezsin bir polise, gelirken ekmek al diyorum. Sende dışarıdasın demiyor hiç, o da biliyor onu kaybetmekten korktuğumu.
Eve geliyorum. Yemekleri ısıtıp sofrayı kuruyorum. Zil ha çaldı ha çalacak diye telaşla bekliyorum. Telefonuma bakıyorum, pencereden  bakıyorum, apartmanda ayak sesi var mı dinliyorum, olmuyor. Korkmak fiilinin en çekimli hali beklemekten geçiyor benim cümlelerimde. Zil çalıyor, bedenimim içinde küçücük bir çocuk şarkılar söylüyor. Kafamın içinde yaşlı bir nine, bir uçurumun kıyısında şükürler ediyor. Seher vaktinde tan yeri ağarmadan yarimi bıraktığım eşikte, içimdeki huzurla bekliyorum bu defa. Sarılıyorum, öpüyorum, kokluyorum. Montunu çıkarışına, kazağının kolunu sıyırışına, elini yüzünü yıkayışına kadar seyrediyorum. Gülümsüyor. Bilmiyor içimde ettiğim şükürleri, haberi yok semaya açık bekleyen avuçlarımdan, şahit olmuyor günümün geceden karanlık yitip giden tarafından. Bilmesin zaten.
Televizyonu açıyoruz. İçime kurşun gibi saplanan, yüreğimi dağlayan, ruhumu kavuran o son dakika haberi sesini duyuyorum. Haber spikeri amansızca sıralıyor kelimeleri birbirinin peşi sıra… Beşiktaş – Bursaspor maçı çıkışında çevik kuvvetlerin otobüslerine bindikleri esnada yüksek miktarda patlayıcı ile yapılan bombalı saldırı sonucunda…
Yutkunamıyorum. Başka bir evde, başka bir masada, başka bir kapıda yarım kalmış bir hayat yaşanıyor. Bir kadın; bütün gününü korkuyla geçirmiş, dilinden dualarını eksik etmemiş, endişeyle bekleyen bir kadın biliyorum ki yutkunamıyor. Seni kaybetmekten korkuyorum diyememiş bir başka sevgili, bahane olsun diye istediği ekmeği bölemiyor.  Babasının her akşam gelirken getirdiği çikolata yok bu gece bir çocuğun boğumlu parmaklarının arasında. Telefonun ucunda kuzusunun sesini duymak için bekleyen ananın telefonu bu gece çalmıyor. Yanıyor, yürek yanıyor, yürek kanıyor. Yiğidimin yüzüne bakıyorum, her santimine, her zerresine. Yaşamak denilen eylem yürürlükten kalkıyor yüreğimde korkmak denilen fiil hayat bulduğunda. Nefesim daralıyor.  Bir taraftan şükrediyor bir taraftan ağzıma gelen küfrü gözlerimden döküyorum ırmak ırmak. Katlanamıyorum, katlanılmıyor.
Telefonlar çalıyor peşi sıra. Eşimin babası arıyor. Ulaşamadım oğlum sana, ulaşamadım telefonun çalmıyordu diyor. Sesi öyle cılız çıkıyor ki dağ gibi adamın. Çaresizlik bir defa daha yürürlüğe giriyor coğrafyamda. Kimsenin önünde boyun eğmemiş babalar, başını küçücük bir telefonun ekranına eğip bekler hale geliyor. Kelimeler yuvarlana yuvarlana çıkıyor ağızdan, cümleler kısa. Kimse istemiyor bu konuşmayı sürdürmeyi, herkes korkuyor bir diğerinin önünde ağlamaktan. Bir de böyle bir hal var çünkü bizim dünyamızda. Acından kahrolsan ve dahi bununla savaşamayacak bile olsan tutmak zorundasın kendini, üzemezsin sevdiğini bu üzüntüyle. Dik durmak zorundasın.
Akşam haberleri bitiyor, gece haberleri başlıyor ama televizyon asla kapatılmıyor. Bir vefa göstergesi gibi, tüm haberler son bulup konuyla alakalı hiçbir yayın olmayana dek bomboş halde bakılıyor televizyona. Gözler kapanıyor yavaş yavaş, irkilerek uyanılıyor. Haberlerin yerini gece yayınlanan eski dizilere bıraktığını görüyorsun ve kapatıyorsun telefonu. Işıkları söndürüp yatağına gidiyorsun, buz gibi yorganı çekiyorsun boğazına kadar. Saklanıyorsun düşünmekten, sobeliyor. Döneleyip duruyor, ara ara uyukluyor, kabuslarla uyanıyorsun.
Kendi vatanında nefes alma hakkın elinden alınmış gibi hissediyorsun. Aklına bir şiirin son satırları takılıyor. Sabah soğuğu yüzüne yüzüne vururken, ne acı ki, sıradan bir günü ardında bırakıp uykuya teslim oluyorsun…
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim…

Yazar Hakkında

Esra Yüksel Koşu

1992 yılının Ağustos ayında İstanbul'da dünyaya geldim. İlköğretim ve lise eğitimimi bu şehrin bulutları altında tamamladım. Bu esnada okul dergilerinde ve birkaç kurumsal dergide şiirlerim yayımlandı. Eğitime ve insan ilişkisine verdiğim önemden ötürü öğretmen olmaya karar verdim. Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi'nde Kimya Eğitimi Anabilim Dalı'ndan yüksek lisans derecesi ile mezun oldum. Lisans eğitimim sırasında engelli erişilebilirliği konulu çalışmalar yürüttüm ve ODTÜ tarafından gerçekleştirilen bir yarışmada projemde derece kazandım. Eğitimimi tamamladıktan sonra İstanbul'a döndüm, halen burada yaşıyorum. 2 yıldır bir devlet okulunda Kimya öğretmenliği yapıyor, aynı zamanda da yazmayı sürdürüyorum.

Yorum Yap