Gezi-Yaşam

Yolunuz Kayseri’ye Düşerse

‘’ Çok gezen mi bilir çok okuyan mı? İkisi de aynı şey sanırım. Gezmek, dünyayı okuma eylemi; okumak da bir çeşit dünyayı gezmek değil mi? ‘’

Barış Özcan’ın bu sözleri, son zamanlarda duyduğum en hoş söz ve dilime düşüp de bir türlü ifade edemediğim en naif cümlelerdi hakikaten. Okumak, bazen en kestirme yol olsa da gezmek, kimimize göre mihnetli bir iş. Daha doğrusu nefse ağır gelebiliyor. Bu da üşengeçlikten olsa gerek. Gezmek deyince hep uzaklara gitmek, farklı diyarlar görmek akla gelir. Olması gereken de bu zaten. Fakat bazen kendimize eziyet ediyormuşuz gibi gelir bana. İmkânsız olmasa da uçsuz bucaksız hayallere dalarız. Nihayetinde para, mesafeler ve bahaneler bizi rüyalarımızdan bile soğutabilir. Düşlerimizle beraber sukûtu hayale uğrarız. Nedendir, gezmek için en yakından başlamak aklımıza bile gelmez.

Ben de yakından yani yaşadığımız şehirden başlamak gerektiğine inananlardanım. Gezmek, dünyayı okuma eylemi ise okumaya kendi şehrimden başladım. Yani Kayseri’den. Tanıyanlar bilir, gerçekten gezilesi bir memlekettir Kayseri. Erciyes’i, camisi, çarşısı, pastırması ve elbette tarihi dokusu ile… Roma ve Bizans döneminden kalma ihtişamlı kalesi, Hunat Hatun Medresesi, Ulu Cami, Mevlana’nın hocası Seyit Burhaneddin Hazretlerinin türbesi ve güzide insan Mimar Sinan’ın doğduğu şehirdir Kayseri. Tam anlamıyla açık hava müzesi… Gökyüzünden bakıldığında emsalsiz bir çehrenin tebessüm edişi gibi.

Bugün Kayseri’nin tarihinden ziyâde, yakın zamanda inşa edilmiş iki muhteşem müzeye götürmek istiyorum sizleri. Milli Mücadele ve Selçuklu Uygarlığı Müzesi. Bir güzelin içine iki güzel yakışmış doğrusu. Öğle namazını, 12. yy’de Danişmendliler döneminde yaptırılan Gülük Cami’nde eda ettikten sonra yola koyuluyorum. İlk durağım Milli Mücadele Müzesi. Nâm-ı diğer Kayseri Lisesi. II. Abdülhamit döneminde 1893 yılında yaptırılmış, 2016 yılında ise müzeye dönüştürülmüştür. 1921 yılında, okulun son sınıf öğrencilerinin tamamı eğitimlerini yarıda bırakıp cepheye gitmiş ve Sakarya Muharebesinde şehit oldukları için okul, o sene mezun verememiştir.

kay1

Bu okulda kimler yetişmemiş ki; Turgut Özal, Abdullah Gül, Behçet Kemal Çağlar, Edebiyat öğretmeni Cevdet Kudret Solok, kütüphanecilik alanında ilk kadın profesör olan Jale Baysal, şarkıcı Emel Sayın… Müze içinde de o günlerin anısını yaşatma adına harikulade bir emekle hazırlandığı besbelli olan ve meşhur simaların silikondan yapılmış heykellerinin yer aldığı sınıf dikkati çekiyor.

kay2

Yine o dönemde, 1922’de Kayseri Lisesi’ne Edebiyat öğretmeni olarak atanan Faruk Nafiz Çamlıbel, savaşta şehit düşen öğrencilerin anısına ‘’ Kayseri Lisesi Marşı’’nı yazdı. Ve Behçet Kemal Çağlar’ın da öğretmeniydi. Han Duvarları şiiri ise 1922 yılının soğuk bir Mart sabahında başlayan ve Faruk Nafiz’in Niğde’den Kayseri’ye at arabası üzerinde geçen üç günlük yolculuğunu hikâye eder.

Ve görür görmez heyecanlandığım bölüm: Dönemin gazetelerinin basıldığı matbaa. O dönemin matbaa makinesi, sarı renkli Osmanlıca basılmış ve dağıtılmayı bekleyen gazeteler… Ve bir yanda üzerine oturmak için can attığım ahşap sandalyeler… Her şey o kadar sahiciydi ki, orada oturup makinenin kolunu çevirmek için nelerimi vermezdim. Keşke o günleri de bir nebze olsun görseydim diye geçiriyorum içimden.

kay3

Dünyanın İlk Tıp Fakültesi

Vakit o kadar çabuk geçiyor ki böyle yerlerde, tadına doyamadan ayrılmak zorunda kalıyorsun ne yazık ki. Saatten habersiz bayağı vakit geçirmişim yine de. Koşar adımlarla ayrılıyorum. Selçuklu Uygarlığı Müzesini de görmek için can atıyorum. Bu arada Kayseri’nin temiz ve güneşli havasından istifade bolca fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyorum.

Kurşunlu Cami ve az ileri de Gevher Nesibe Hastanesi tüm haşmetiyle karşılıyor meraklı gözleri. Gevher Nesibe Hastanesi 2014 yılında Selçuklu Uygarlığı Müzesine dönüştürülüyor. Müzeye girmeden evvel Hastanenin Tarihine kısaca değinelim isterseniz. Gevher Nesibe Darüşşifası ve Gıyasiye Medresesi, Selçuklu hükümdarlarından II.Kılıçarslan’ın kızı Gevher Nesibe Sultan’ın vasiyeti üzerine, kardeşi I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından 1205-1206 yıllarında yaptırılmıştır. Ve burası dünyanın ilk tıp fakültesi olarak kabul edilir.

kay4

Hakikaten şanına yakışır bir müze kurulmuş içerisinde. Teknolojik imkânlarla neredeyse tüm detaylar işlenmiş. İçeride yürürken büyüleniyor ve o devrin hekimlerine ve hastalarına kulak veriyorsunuz. Serin ve oldukça sessiz bir ortam… Bir yanda durmadan çalan Türk musiki makamları, bir yanda su sesi ve ney… Böyle bir yerde insanın hasta olası geliyor hakikaten. Acaba onlar mı gelecekte yaşıyordu yoksa biz hala geçmişte miyiz bilemiyorum. Ama bize böyle eşsiz bir miras bıraktıkları için canı gönülden teşekkür ediyorum.

Müzenin bir kısmı Selçuklu Medeniyetini ön plana çıkarırken diğer kısmı ise şifahiye özelliğini ön plana taşıyor. Selçuklu Uygarlığı ile ilgili olan kısımda; Selçuklu kenti, mimarisi, sanatı, bilimi, giysisi gibi unsurlar yer almaktadır. Şifahiye ile ilgili kısımda ise; hastalıklar, tedavi yöntemleri ve aletleri, bilginler, ecza, müzik, su ve renk ile tedavi gibi kısımlar bulunmaktadır. Bütünüyle müzeyi anlatmak imkânsız olsa da dikkatimi çeken birkaç bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum. Akıl hastalarının tedavi gördüğü ferah ve mütevazı odalara başınızı eğerek giriyorsunuz. Bazı odaların üst kısımlarına ise projeksiyon cihazları yerleştirilmiş ve o döneme ait görseller müzik eşliğinde duvara yansıtılıyor. O kadar hoş bir tasarım olmuş ki bir sinema filmi kadar keyif veriyor insana.

kay5

Medresenin ve hastanenin içinde adeta mekik dokuyorum. Müzenin her yanını karış karış geziyorum bıkmadan usanmadan. O kadar etkileyici bir atmosfer var ki hem ilmi hem de ruhi yönden tatmin oluyorsunuz. Az ötede bir oda dikkatimi çekiyor. Usulca eğiliyor ve içeri giriyorum. Dokunmatik ekranları görünce herhalde Tarihle alakalı şeyler olsa gerek diye düşünüyorum. Fakat yaklaştıktan sonra gözlerime inanamıyorum. El-Cezeri, Kelile ve Dimme, Varka ile Gülşah, El-Baytara gibi pek çok kıymetli isim ve orijinal eserler… Gerçekte dokunamasam da sayfaları çevirmenin heyecanını yaşıyordum. Kütüphane kısmı, müzede en çok hoşuma giden bölümlerden biri olarak hatırımda yer etmişti.

kay6

Hızlı adımlarla yürümeye devam ediyorum. Su sesi işitiyorum uzaktan. Sanki tavandan su damlıyor gibi. Daha önce de buraya geldiğimi anımsıyorum. Evet, burası akıl hastalarının tedavi edildiği inanılmaz derecede insana huzur veren odalar. Selçuklu’da bu insanlar su ve terapi ile tedavi görürken Orta Çağ’da içlerine şeytan girdiği düşüncesiyle öldürülüyorlardı. Bir kez daha böyle bir ecdadın torunu olduğum için gurur duyuyordum. Su ve ney sesleri öyle güzel bir ahenk oluşturmuş ki burada, büyülenmemek mümkün değil. Koridorda yürürken su üzerinde yürüyormuş gibi hissediyorum kendimi. Saygıyla eğiliyorum odaların içine bakarken.

kay7

 

Bugün, iki üç saatte olsa gönlü güzel insanları ve özlenesi günleri yâd ettim. Onları kelimelere sığdırmak mümkün mü ki saatlere sığdırmak mümkün olsun. Ben de kalbimde biriktirebildiğim hatıralarla veda ediyorum sessizce. Onlar sessizce yaşadılar ve sessizce öldüler şüphesiz. Ama yaptıklarıyla hak ve hakikatin çığlığı olmayı başardılar. Tevazudan ve güzel ahlaktan asla taviz vermediler. Ya bizler? Bunca gürültünün, bunca debdebenin arasında sıkışıp kalmış ruhlarımız… Kendimize yazık ediyoruz bari ruhumuz bundan muzdarip olmasa.

Yaşadığımız şehirlerde öyle güzel ve tarih kokan yerler var ki. Çoğu zaman fark etmeyiz bunları yanı başımızda olmalarına rağmen. Ne zaman bunalsak atıveririz kendimizi alışveriş merkezlerine. Kaçmamız gereken yerlere sığınmak gibi tuhaf bir şey herhalde bu. Beyhude yorulur insan, sessizliğin hüküm sürdüğü bu şehirler arasında dolaşmak ve onlarla sohbet etmek varken. Her şey bir yana, bir vefa borçlu değil miyiz zaten…

Yazar Hakkında

Mücahit Enes Coşkun

Ağustos 1992’de Nevşehir’de doğdu. Kayseri’de ikamet etmektedir. 2014 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Trabzon, onun en tatlı hatırası idi. Öğrenim süresi boyunca Osmanlıca ve serbest şiir üzerinde çalıştı. Gazete ve dergilerde şiirleri yayımlandı. Yine bu süre zarfında düz yazı ile içli dışlı oldu. Halen kendisine ait bir blogda,Edebiyat, Tarih ve Sinema alanlarında çeşitli yazılar kaleme almaktadır. Son zamanlarda ney ve kaligrafi ile meşgul. En büyük hayali, elinde fotoğraf makinesi, bir kalem ve bir kağıtla Dünya’yı karış karış gezmek. Orta düzeyde İngilizce bilmektedir. Kısacık hayatı bundan ibaret

Yorum Yap