Edebiyat

Zamanda Yolculuk : Ütopyanın Değişimi

Zamanda uzun bir yolculuğa çıkıyorum bugün. On beşinci yüzyılın başlarına, İngiltere Krallığına gidiyorum. Avam kamarasında, odasında şöminesinin başında kitap okuyan Thomas More’u ziyaret ediyorum. Elinde defalarca okunmaktan yıpranmış bir kitap var. Ben girince bir kenara bırakıyor. Göz ucuyla sehpanın üzerinde ki kitaba bakıyorum. Platon-Devlet.

Karşısına oturuyorum ve sohbete başlıyoruz. Kendi kitaplarından birini alıyor ve bir pasaj okuyor.

“Öyle yasalar çıkartın ki; köyleri, çiftlikleri yıkan beyler ya hepsini yeniden yapmak ya da toprağı yeniden çiftlik kuracak insanlara bırakmak zorunda kalsınlar. Zenginlerin cimri bencilliğini frenleyin. Sömürme, tekel kurma hakkını alın ellerinden. Aylak insan bırakmayın memleketinizde. Tarımı büyük ölçüde geliştirin. Yün işçilikleri ve daha başka üretim kolları yaratın. Yoksulluk yüzünden bugüne dek hırsızlık, serserilik ya da uşaklık eden, aşağı yukarı aynı kaderi paylaşan bir sürü insan oralara gidip yararlı bir çalışma yoluna girsin. Bütün bu anlattığım dertlere çare bulmazsanız, adaletinizle övünmeyin: İnsafsızca, budalaca yalan söylemiş olursunuz.”1

Kitabı yavaşça kapatıp cümlelerine devam ediyor. Kurduğu bir hayali anlatıyormuş bu kitapta. İçinde yaşadığım dünya düzenine inat “İdeal bir toplum” tasarladım diyor. Ütopya adında bir ada ülkesinde yaşayan toplumu, aynı ismi verdiği kitabında anlatmış. Bu ülkede herkes birbirine eşit diye ekliyor. Ülke sınırları içerisinde var olan her şey, halkın ortak malı. Kimse açlık ya da sefalet çekmiyor. Hatta insanlar ihtiyacı olan her şeye ulaşabildiğinden neredeyse hiç suç işlenmiyor. Tabi böyle bir zenginliğe sahip olmak için kusursuz bir çalışma sistemi gerekiyor. Ülkedeki herkes gayet bilinçli ve sorumluluklarını yerine getiriyor. Bunda da kusursuz eğitim-öğretim sisteminin payı büyük tabi…

Saatlerce Ütopyayı anlatıyor bize Thomas More. O anlattıkça bende hayal ediyorum. Düşünsenize insanın fıtratında olan ego, hırs ve bencillikten tamamen soyutlandığı bir topluluğunun varlığını. Hayal ettikçe kulağıma daha da imkânsız geliyor. En sonunda dayanamayıp kendisine de söylüyorum. Bu kadar harikulade bir düzeni kurmak mümkün mü? Hele de başrolde “İnsan” varken.

Distopyanın Doğuşu

Thomas More gibi çok önemli düşünürler yıllarca hep kusursuzu yazıp durmuşlar. Etienne Cabet, Campanelle ya da Francis Bacon hep insanları özendirici ütopyalar anlatmışlar. Bir farklılık arıyorum. Bende hiçbirine uğramadan on dokuzuncu yüzyıla gidiyorum. Amerikalı bir gazetecinin evine uğruyorum. Karşımda Jack London var. Kendisiyle sohbet etmeyi umarken açılan kapıdan içeri Demir Ökçe kitabının kahramanı Ernest Everhard giriyor. Kendi ütopyasının kahramanı girince odaya London bir anda kayboluyor.

Everhard ile bir konferans salonuna gidiyoruz. Konuşmacı kendisi imiş bende gidince öğreniyorum. O konuşmaya başlıyor bende not almaya.

“On sekizinci yüzyılın ikinci yarısında makine ve fabrika sistemlerinin gelişmesi ile birlikte büyük halk kitleleri topraklarından ayrıldılar. Eski emek ve çalışma sistemi çöktü. Çalışan insanlar köylerinden sürülüp fabrikaların etrafında kurulan kasabalara doluşturuldular. Anneler ve çocukları bu yeni makinelerin başında işe koşuldular. Aile hayatı yok oldu. Korkunç koşullar hüküm sürüyordu. Kanla yazılmış bir hikayedir bu.”2

Anlatmaya devam etti Everhard. Demiryolu ve tekstil işçilerinin çalışma şartlarından, uzun mesailerinden bahsetti. Sermayenin sahiplerine işçilerin içinde bulunduğu kötü şartları kabullendirmeye çalışıyordu. Tek yapılan düzenin tüm kötülüklerini açık bir şekilde ortaya koymaktı. Bir anda aklıma ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılan “Distopya” kavramı geldi. Artık yazarlar pembe hayaller satmaktan vazgeçmişti. Tabi bu durumda gittikçe yaygınlaşan sosyalist düşüncenin etkisi yadsınamazdı.

Karanlık Gelecek

Günün son yolculuğuna çıkıyorum artık. George Orwell’in 1984 kitabının kahramanı Winston Smith ile randevum var. Orwell zamanda ve hayal dünyasında yolculuğu benden önce düşünmüş olmalı. Kendisinden yıllar sonra yaşayan bir kahramana sahip. Sözleştiğimiz yerde bekliyorum. Caddenin karşısından yaklaşıyor. Tam yanımdan geçerken kulağıma eğilip kendisini on metre geriden takip etmemi söylüyor. Anlamlandıramıyorum ama itirazda etmiyorum. Caddenin her yerinde posterler var. “Büyük biraderin gözü üstünde”. Binaların girişlerinde ve merdivenlerde insanları takip eden tele ekranları görünce posterlerde kastedileni ve neden uzaktan takip etmem gerektiğini anlıyorum.

Sonunda takip edilemeyen birkaç kör noktadan birinde sohbete başlıyoruz. Daha doğrusu ben Winston’ı dinlemeye başlıyorum.

“Parti’nin dünya görüşü, onu hiç onu hiç anlamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. […] her şeyi yutuyorlar ve hiçbir zarar görmüyorlardı çünkü tıpkı bir mısır tanesinin bir kuşun bedeninden sindirilmeden geçip gitmesi gibi, yuttuklarından geriye bir şey kalmıyordu.”3

Bireysellik yok edilmiş, insanlar şuursuz birer makineye çevrilmişti. Toplumun zihinleri ve hayatları kontrol altına alınmıştı. Kurulan korku imparatorluğu meyvesini vermiş ve kimsenin birbirine güvenmediği bir köle ordusu yaşamaya çalışıyordu tabi buna yaşamak denirse.

Orwell’in ne yapmak istediğini şimdi anlamıştım. İçinde bulundukları durumun vahametini anlamayanlara bir felaket senaryosu hazırlamıştı. Bir çeşit bilim kurgu ile ulaşmaya çalışmıştı insanların zihinlerine. Biz içinde bulunduğumuz zamanı düzeltmezsek yarın başınıza bunlar gelecek diyordu aslında.

Eve Dönüş

Sonunda evime döndüm. Bu uzun seyahatle alakalı notlarımı kontrol etmeden dinlenmeye geçmeyecektim. Üç farklı hayali dinlemiştim üç farklı zamanda. Thomas More kurduğu kusursuz dünya ile kalplerine girmeye çalışmıştı insanların. Sevecekleri ve sahiplenecekleri bir rüya ile bilinçlendirmek istemişti toplumu. Maalesef More ve onun yolundan gidenler muvaffak olamayınca on dokuzuncu yüzyılda hayaller şekil değiştirdi. Jack London örneğindeki gibi yaşadıklarını kaderden ibaret sanan ve değiştirmek istemeyenlere, gerçekleri göstermeyi seçti düşünürler. Distopik eserleri sundular insanlığa. Belki de distopyanın en vurucu örneklerinden birini de George Orwell ortaya koydu. Bu günün karanlığını aydınlık sananlar, eğer dur demezseniz gelecekte bunlar olacak diyordu.

Son cümlelerimi yazıp defterimi kapatıyorum. “Asırlarca en çok okunan kitapları oldular kütüphanelerin. Belki koskoca bir dünyayı değiştiremedi bu yazılanlar fakat anlayabilenlerin zihinlerinde bazı karanlık yerleri aydınlattıklarından eminim, benim ki gibi.”

1) Thomas More, Ütopya, Türkiye İş bankası Yayınları(23. Baskı), s16

2) Jack London, Demir Ökçe, Can Yayınları (2. Baskı), s45

3) George Orwell, 1984, Can Yayınları, 54. Baskı, s174

Yazar Hakkında

Serhat Emirzeoğlu

Eylül 1987 de Trabzon’da doğdu. Sırasıyle 24 Şubat ilköğretim okulu, Fatih İlköğretim okulu, Prof. İhsan Koz lköğretim okulu ve Fatih Lisesinde okudu. Liseden sonra Ege Üniversitesi Tekstil Mühendisliği bölümünü tamamladı ve mesleğini yapmak üzere Gaziantep’e yerleşti. Halen özel bir şirkette mesleğine devam etmektedir.
Okumayı seven bir ailenin çocuğu olarak küçük yaşlardan itibaren edebiyata ilgi duyuyordu. İlk okulda annesi ve öğretmenlerinin yönlendirmesi ile şiir yazmaya başladı. Prof. Ihsan Koz İlköğretim okulu bünyesinde öğretmen ve öğrencilerin beraber hazırladığı ve iki ayda bir basılan Sevgi Gazetesi’nde muhabirlik yaptı. Bu dönemde düz yazıya ilgi duymaya başladı ve yazı çalışmalarını hikaye ve denemeler üzerine yoğunlaştırdı. Lisans öğrenimi sırasında üniversite bünyesinde faaliyet gösteren sosyal topluluklar da aktif olarak görev aldı. Faaliyetler sırasında tanıştığı, farklı kültürleri temsil eden birçok öğrencinin hayatından ilham alarak yazı çalışmalarını şekillendirdi.
Halen amatör olarak hikaye, deneme, kitap ve film incelemeleri üzerine çalışmalar yapmaktadır. Bunun yanında bir internet sitesi ve bölgesel yayın yapan gazete de basketbol üzerine köşe yazarlığı yapmaktadır.

Yorum Yap